19 06 2010

Yaz ayları sinemaseverlerin kâbusudur.

 

 

ALPER TURGUT

 

Haziran, temmuz, ağustos... Sanki sanırsınız tatile çıkıyor, herkes... Evet, yine yaz geldi, iyi filmler de sonbahara dek çekip gitti. Ne hikmetse zorunlu bir antrakt... 7. sanata uzun bir ara... Yani bildiğiniz klasik. Sinemalar, kısaca sabun köpüğü dediğimiz, epey hafif ve hatta salondan çıkarken unutmaya başladığımız filmlerle dolup taşacak. Vuvuzela adlı zımbırtıyla kulakları iğdiş eden “Dünya Kupası” da olmasa, TV, çoktan sezonu kapattı. Peki, beyazperde ve ekranda, nitelikli seyirliklerin yerine bizleri neler bekliyor? Yanıt basit; ucuz korku filmleri, gençlik-romantizm formatındaki kötü ötesi yapımlar ve sulu komedi... Sinemalarımızda, bu haftadan sonra ta eylül ayına dek yerli filme rastlamak da olası değil. Şimdi set zamanı, ardı ardına onlarca film çekilecek. Ve yüzde 10’luk bir başarı bile mucize kabilinde, çünkü aklına esen senaryo yazıyor, oyunculuk herkesin düşü, sinemadan anlamayan da film çekebiliyor. Vah çilekeş sinemasever, vah... Asıl sana geçmiş olsun.

 

Örneğin Uzakdoğu’dan “Ölüm Zili”, batıdan da “İşkence Okulu” önümüzdeki haftalarda gösterime girecek. Bunlar, korku-gerilim türü adına hayli başarısız denemeler, bilmem söylemeye gerek var mı? Bu gidişle öğrencileri, okuldan, yurttan soğutacaklar. Sonra misal “Solomon Kane”i izleyeceğiz. 30 yaşında intiharı seçenek belleyen gerçek deha Robert Ervin Howard’ın ölümsüz eseri Conan’ı anlatmaya gerek yok. Howard’ın tali kahramanı Solomon Kane, kuşkusuz Conan’ın gölgesinde kalmış, misyoner kafası taşıyan fantastik bir adam. Film ise üzgünüz ki; derme çatma ve beklentileri karşılamaktan ziyadesiyle uzak. Yeniyetme düşlerin odak noktası “Alacakaranlık” serisi ise tam gaz sürüyor. Yakında üçüncü film “Alacakaranlık Hikâyesi: Tutulma” vizyona girecek, önümüzdeki yıl ise “Alacakaranlık Hikâyesi: Şafak Vakti” ile çerçeve tamamlanmış olacak. M. Night Shyamalan’ın Avatar’ı, “Son Hava Bükücü”, yazın en çok beklenen filmi. Dileriz, yapım, sinemaseverlerin umutlarını yıkmaz. Bizleri büküp, kendisi hava almaz. “Rocky” ve “Rambo” bile onu kesemez. Aksiyoncu ağabey Sylvester Stallone, maceradan uzak duramaz. Onun rüya gibi bir kadroyla çektiği “The Expendables”i, merak etmeyen var mıdır? Sonra “Karate Kid” ve “A Takımı” da ağustos ayında bizlerle olacaklar. Sonuçta o kadar karamsar olmaya gerek yok.  “Yuva”, “Sıradan İnsanlar” , “Büyük Hata” ve “Ciddi Bir Adam” ile çölde vaha bulmuşçasına sevinebiliriz.   

 

AL, KULLAN VE AT!

 

Geçen hafta vizyona giren “Sex and the City 2”yi atladık sanmayın. Diziden devşirme ilk film için yaklaşık iki yıl önce “Al, kullan ve at” demiştik. “Şeytan Prada Giyer” ile de test ettiğimiz üzere; bu ve benzeri yapımlar, tüketim çılgınlığımızın belki de gelebileceği en son noktayı oluşturuyorlar. İşte, beyazperdeyi, podyuma çevirmek diye buna derler. Bunun adı film değil, markalar şovudur. Sinemanın, propaganda aracı olarak kullanılmasına alıştık ancak giderek ürün kataloguna dönüştüğünü görmek gerçekten can sıkıcı...  Filmde, hayatın sırrını çözmüş özgür kadınlar ve feminist bir söylem bekleyenler ise bu sevdadan acilen vazgeçsinler; bol lakırdıdan başkaca bir şey bulamayacaklar.

 

Sex an the City dizisi, 1998’de başlamış, Altın Küre dâhil 50 ödül kazanmıştı. 94 bölümlük maraton sonucunda, dünya çapında geniş (özellikle kadınlar) bir hayran kitlesi de edindi. Dizinin yönetmeni Michael Patrick King, filmleri de çekti. Başrollerde değişmeyen kadro Sarah Jessica Parker, Kim Cattrall, Kristin Davis ve Cynthia Nixon var. Öncelikle dört kadın karakter oldukça yaşlanmışlar, bekârlık sultanlıktır ise yerini evlilik üzerine mesnetsiz sayıklamalara bırakmış. Kentli kadınlar, New York’u terk ederek Abu Dabi’ye yelken açıyorlar, kendi gülünecek hallerini ıskalayıp Araplarla dalga geçmeye çalışıyorlar. Deve’ye boynun eğri demişler, o da nerem doğru ki demiş, işte o hesap. Ve filmin tek artısı: canım Liza Minelli’yi uzun bir aradan sonra tekrar görebilmek.

 

Cumhuriyet Gazetesi / 18 Haziran 2010

0
0
0
Yorum Yaz