08 05 2010

“Gurbet elde bir hal geldi başıma”

  ALPER TURGUT   “TAKİYE Allah’ın Yolunda”, yurtdışındaki yurttaşlarımızı “faizsiz kazanç” söylemiyle kandırıp, saf inançtan dahi nemalananları anlatan, gerçekle örtüştüğü için daha da yakan ve acıtan bir seyirlik. Elbette parçalanan ailelere ve din adına terörü finanse eden karanlık güçlere dair...    Takiye’yi, Hollandalı yönetmen Ben Verbong çekti. Filmin senaristi Kadir Sözen, Takiye’nin yapımcılığını da üstlendi ve projenin, beyazperdeyle buluşabilmesi için beş yıl boyunca resmen didindi. Filmin kilit rollerinde Erhan Emre, Rutkay Aziz, Ali Sürmeli, Fahriye Evcen, Stipe Erceg, Mahir Günşiray, Serkan Keskin, Michael Mendel, Susan Anbe ve Özay Fecht var. Oyunculuk konusunda vasatın aşıldığını söylemek zor, filmin en büyük eksilerinden biri de adeta kulakları tırmalayan dublaj sorunu. Takiye’ye dair bir diğer handikap ise; MİT’i, askeri istihbaratı, Alman ajanlarını, yeşil sermayeyi, paravan şirketleri ve kiralık katilleri, öyküsünün içine bolca ve gelişigüzel yedirmesi. Bu karmaşayı, bir ailenin dramıyla kol kola yürütmek, deveyi hendekten atlatacak bir yeteneğe sahibi olmayı da beraberinde getiriyor. Bu noktada, sinemasal anlamda bir başarıdan söz etmemiz mümkün değil. Ya ayaklar tamamen havada, ya biri basıyor, diğeri dengesini bulmakta güçlük çekiyor. Almanya-Türkiye arasında mekik dokuyan Takiye, keşke bir TV filmi veya dizisine dönüştürebilseydi. Çünkü sinema, estetik, netlik ve saflık ister. Ancak yine de hakkını yemeyelim. Öncelikle bu filmin doğru bir bakış açısı var, mağdur duruma düşürülen gurbetteki insanlarımıza sesleniyor ve diyor ki; “Paranın, dini ve imanı olma... Devamı

02 05 2010

Faşizm insana düşman!

  ALPER TURGUT   “Beyaz Bant” (Das weisse Band), özgün, sert ve sorgulayan bir sinema dilinin sürükleyicisi Haneke Usta’dan, faşizm denilen lanet, zalim ve hain rejime ve elbette, yozluğu tetikleyen ve din adı verilen heyulaya yönelik köy ölçeğinde sağlam ve yoğun bir eleştiri, hiç kuşkusuz.     Etkin ve yetkin yönetmen Michael Haneke, Altın Küre’li Beyaz Bant’ta yine hileli yönlendirmeyi kullanıyor ve bizce diyor ki; “Asla, size verilen her şeye kanmayın. Bilinçli olun, kuşku duyun”. Evet, yaklaşık iki buçuk saat boyunca siyah beyaz kurgulanan acımasız ve buyurgan bir dünyaya sürükleneceğiz. Birinci Paylaşım Savaşı’nın öncesinde köyün birinde (Protestan Kuzey Almanya–1913), kadınlar ve çocuklar suiistimal edilir, erk adına salt kötülük, bazı erkeklere adanır. Gündelik yaşamın kâbusa çevrildiği yerde ilk örselenen de masumiyet olur. Gerilimi yol boyunca yedeğinde tutan öykü, bir öğretmenin anılarından demleniyor ve Nazizm belasına sarınarak dünyaya korku salacak bir ülkenin temellerinin nasıl atıldığı özetleniyor. Kötülük işbirlikçisi ve tetikleyicisi bir tanrı söylemi, sadist ve otoriter tipler, korkuyla sertleşen çocuk yürekler, hayvan muamelesi yapılan kadınlar... Kırsalın yalnızlığı, diz boyu bir bağnazlık, sömürmekle özdeş burjuvazi... Kollardaki ve saçlardaki beyaz bantlar, disiplin yelpazesi altında işlenen suçlara dair... Erek; kişiliğin gelişmemesi, mutlak istek; robotlaştırmak... İpucunu seyirciye bırakan, öğretmeye yeltenmeyen ama düşündüren bir film bu... Soğuk, mesafeli, hazmı zor... Ancak inadına güzel ve akılda kalıcı... Kaçırmayın.   MİKAİL, CEBRAİL’E K... Devamı

28 04 2010

Hücre, tank ve akvaryum

    ALPER TURGUT   29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde seyirciyle buluşan “Hücre 211” (Celda 211), suç kavramının değişkenliği, masumiyetin göreceliliği, sistemin çıkmazları ve adaletin bozuk terazisi üzerine farklı bir bakış açısı getirmeye çabalayan ve bunu büyük bir ölçüde başaran çarpıcı, sorgulayıcı ve hayli tempolu bir seyirlik, kesinlikle...       İspanyolların ünlü Goya Ödülleri’ne resmen damgasını vuran Hücre 211, büyük rakibi “Kırık Kucaklaşmalar”a (Pedro Almodovar) sadece orijinal müziği bırakıp, “en iyi film”in de içinde bulunduğu ödüllerden sekizini kapıp götürmesini bildi. Yönetmen Daniel Monzón, izleyicinin biran olsun gözlerini ayıramadığı sapasağlam bir cezaevi filmi inşa ederek, ilk üçünde ıska geçse de dördüncü uzun metrajlı denemesinde, adeta turnayı gözünden vuruyor. Adli mahkûmların ‘daha insanı koşullarda yaşamak’ davasına, ETA’yı da katarak siyasi bir söylem de kazanan filmin başrollerini Luis Tosar, Alberto Ammann, Marta Etura ve Antonio Resines sırtlıyorlar. Özellikle cezaevi isyanı lideri hem azılı hem de vicdanlı Malamadre’yi canlandıran Luis Tosar, dört dörtlük bir iş çıkartıyor, bu eleman, “Güneşli Pazartesiler” ve “Gözlerimi de Al”da da iyiydi, demek ki; rolünün hakkını veren direkt fark ediliyor. Alberto Ammann da gardiyan olmak üzereyken mahkûma dönüşen bahtsız delikanlı Juan karakterine başarıyla bürünüyor. Sert, yer yer kanlı ve entrikacı bir film bu ve elbette içerde unuttuklarımıza dair. Özetle; sistemi didikleyen yapıtları seviyorum ve sizlere ö... Devamı

23 04 2010

Ankara, bir bar ve yalnız insanlar

  ALPER TURGUT    “Siyah Beyaz”, yalnızlık, dostluk ve paylaşmak adına atılmış acemice bir ilk adım... Dev bir oyuncu kadrosuna karşın küçük ve alçakgönüllü bir film bu... Başkentteki bir barı ve müşterilerini anlatan Siyah Beyaz, doğal olarak Ankaralıların ilgisini çekebilir ancak İstanbullulara, İzmirlilere, Bursalılara, Adanalılar ile diğer kentlerin insanlarına bu filmi hararetle önereceğimi sanmıyorum, benim bu hafta sizlerden tek isteğim; Arjantin’de doğup evrenseli yakalayabilmiş “Gözlerindeki Sır”a gitmenizdir.   Ahmet Boyacıoğlu, ilk filminde, Ankaralılara 25 yıldır hizmet veren “Siyah Beyaz Sanat Galerisi ve Bar”ı mesken eylemiş ve Tuncel Kurtiz, Nejat İşler, Erkan Can, Şevval Sam, Taner Birsel, Derya Alabora, Rıza Sönmez, Muzaffer Özdemir, Serhat Tutumluer ve Almila Uluer gibi güçlü oyuncu kadrosunu barın müdavimleri arasına sokmuş. Bilmem hatırlar mısınız? Eskiden çok ünlü bir dizi vardı “Cheers” adında, bir bar ve müşterilerinin öykülerinden demlenirdi. İşte bizim yerli işi Cheers, keşke TV filmi veya dizisi formatına çevrilseydi. Sinema, biraz da meselesi olanların boy göstermesi gereken bir arenadır. ‘Siyah Beyaz’ın böyle bir derdi yok. Öykü bizi içine almıyor, senaryo ilgi çekmekten uzak, diyaloglar ise sarmıyor. Ne yazık ki...       Gösterime giren haftanın değil yılın en iyi yapımı olmaya aday “Gözlerindeki Sır” (El secreto de sus ojos), Oscar alan ikinci Arjantin filmi; ilki 1985 tarihli “Resmi Tarih” (La Historia Oficial) idi. General Jorge Videla’nın hain ve zalim kişiliğinde somutlaşan kanlı cuntayı (24 Mart 1976), deşifre etmeye çabalayan Resmi Tarih, nahif, akılda kalıcı, sarsıcı ve kan don... Devamı