alper turgut ALPER TURGUT'UN SİNEMA YAZILARI... - Blogcu - Sayfa 2



« Önceki | Sonraki »

19/12/2009

Vavien, Avatar ve iyi sinema...

 

ALPER TURGUT

 

Kara komedi “Vavien”, tüm duyguları büyük bir maharetle karıştırıyor ve ortaya nefis bir aroma çıkartıyor. Şüphesiz yılın en iyi filmlerinden biri ve mutlaka herkes izlemeli... Dünyanın en çok beklediği yapım olan “Avatar” ise beyazperdeyi teknolojinin doruk noktasıyla buluşturan üç boyutlu bir sinema şöleni... Bu görsel mucizeden kaçılmaz.

 

Taylan Biraderler (Yağmur ve Durul Taylan), bu son filmleriyle, resmen kara mizah sevdalısı Coen Kardeşler’e (Joel ve Ethan Coen) nazire yapıyorlar. İyi ve kötü arasında savrulan sıradan bir adamın trajikomik öyküsünü, yetenekli aktör Engin Günaydın kaleme aldı. Tokat’ın Erbaa ilçesinde çekilen filmin görüntü yönetmenliğini Gökhan Tiryaki üstlendi. Müzikler, Attila Özdemiroğlu’na ait. Vavien’in başrollerini Engin Günaydın, Binnur Kaya ve Settar Tanrıöğen sırtlıyorlar. Ercan Kesal, İlker Aksum, Serra Yılmaz ise yardımcı rollerdeler. Oyuncuların hemen hepsi muhteşem bir iş çıkartmışlar, özellikle Günaydın, Kaya, Tanrıöğen ve Aksum, adeta büyülüyorlar. İyi oyunculuğun ve oyuncu yönetiminin ne denli önemli olduğunun bariz bir örneği bu film... Kendilerini iki dizide oynayıp aktör ve aktris sananlar ile oyuncularını zapt edemeyen yönetmen adaylarına duyurulur.

 

 

Vavien, Ocak ayında gösterime girecek olan Reha Erdem’in “Kosmos”undan sonra bu yıl izlediğim en iyi ikinci film. Sade bir dil, kurgu ustalığı, etkileyici bir metin, üstün oyuncu performansı, ince bir işçilik... Neredeyse eksiksiz bir yapım bu... Kati suretle sulandırmıyor, her duyguyu dozunda veriyor. Sizi başından itibaren kavrıyor, sarıp sarmalıyor ve güzel bir finalle uğurluyor. 2009 yılının, Türk Sineması adına bereketli geçtiğini söylemek mümkün değil. Film sayısının rekor seviyede artması sinemaseverleri yanıltmasın. Gişede çakılan çakılana ve birçoğu gerçekten filmden ziyade her şeye benziyor. Umarım Vavien, 2010’da sinemamızın kaliteli işlere yöneleceğine dair bir muştudur. 

 

Elektrikçi Celal, eşi ve oğluyla bedbaht bir yaşam süren, cimri ve içten pazarlıklı bir adamdır. Karısı Sevilay’dan kurtulma hayalleri kuran Celal, düşüncelerini eyleme dökmenin yollarını aramaktadır. Cemal ile ortak oldukları elektrikçi dükkânı da kötü durumdadır, bahtsız ikilinin, uçan kuşa borcu vardır. Celal ile Cemal’in dünya dertlerinden kurtulmak için arada bir Samsun’a pavyona giderler. Bizim Celal, uslu durmaz ve belayı davet eder. O, küçük ölçekte bir kabadayı tarafından kollanan pavyon şarkıcı Sibel Ceylan’a abayı yakmıştır. Sevilay, tam 15 yıldır, Almanya’da yaşayan babasının gönderdiği paraları biriktirmektedir. Ama bizim uyanık Celal, kendinden habersiz 75 bin avroluk servet oluşturan karasının zulasını patlatır. Sözüm ona Sevilay’ın ölümüyle hem paraya hem de Sibel Ceylan’a kavuşacaktır. Ancak hayatın da Celal’e sürprizleri vardır. 

 

BAŞKA DİLDE AŞK

 

 

“Başka Dilde Aşk”ın aslında yegâne problemi, yola çıktığı basit ve öz öyküsünden -ilerleyen dakikalarda- vazgeçip, içine ekstra konu yükleme merakından kaynaklanıyor. Yoksa filmin seyir keyfi hayli yüksek, özellikle yönetmen İlksen Başarır ile birlikte senaryoya da imza atan Mert Fırat’ın oyunculuğu harika... Filmde, Mert Fırat dışında başrolü omuzlayan diğer isimler ise Saadet Işıl Aksoy, Emre Karayel ve Lale Mansur... Bursa İpek Yolu Film Festivali’nde en iyi kadın ödülünü almış olsa da Aksoy’un performansı, Fırat’ın yakınından bile geçemiyor. İlk filmlerini çeken yönetmenler, genellikle bu şans bana bir daha gülmez gibi bir gerekçeyle eteklerindeki tüm taşları dökmeye çabalıyorlar. Ama olmuyor, tıkıştırılmış 90 dakika, en başta sinema zevkini öldürüyor.

 

Elinizdeki malzeme güzel... Aşkın mâni tanımadığını anlatın işte, işitme engelli bir delikanlı ile genç ve afet muadili bir kadının, hikâyesine yoğunlaştırın bizleri... Hadi, sevdiği katledilince evden çıkmaya korkan adamı da ana metne eklediniz. Mevzudan hafif saptırsa dahi, bunu gayet şık bulduğumu söyleyebilirim. Peki, sorarım sizlere, niye çağrı merkezi çalışanlarının, yapay duran mücadelesini ve inandırıcılıktan uzak eylem görüntülerini de araya katıyorsunuz? Başka Dilde Aşk, çekilen bunca yerli işi kötü filmden kat be kat iyi olmasına karşın ne yazık ki; elindeki fırsatı doğru dürüst değerlendiremiyor. Umarım İlksen Başarır, bunu ikinci filminde başarır.

 

AVATAR

 

 

Gelelim yılın en çok beklenilen filmine... Dünyanın en çok gişe geliri getiren (1,8 milyar dolar) filmi Titanic’i çeken James Cameron, Avatar ile dünyanın en pahalı yapımına da (maliyet 400 milyon doları aştı)  imza attı. Yıldız Savaşları ve Yüzüklerin Efendisi gibi üstün nitelikli bir senaryoya sahip olmasa da 162 dakikalık Avatar, yılın kuşkusuz en büyük görsel şöleni... Bilimkurgu formatında destansı bir anlatı bu... Üstelik tepeden tırnağa çevreci... İstilacılar ve işgalcilere dair söyleyecekleri de var. Üç boyutlu bu güzelim masal, bizleri vahşi insanoğlu yerine, Pandora gezegeninin ruhuna tapınan Na'vilere yakınlaştırıyor. Belden aşağısı felç olan eski onbaşı Jake Sully, Avatar projesiyle bir Na’viye dönüşür ve Neytiri adındaki dişi bir Na'vi ile aşkı yakalar. Dünyayı çölleştiren insanlar, büyük bir cangılı andıran Pandora’ya da göz dikmişlerdir. Üstün teknoloji sahibi İnsanlar ve Kızılderililere benzeşen Na’vilerin savaşı başlamak üzeredir.

 

Cumhuriyet Hafta Sonu / 19 Aralık 2009


19/12/2009

Kadın, aşk uğruna her şeyi göze alır


 

 

Cansu Dere, eski Türkiye güzellerinden... Dünün revaçta mankeni, bugünün gözde ve aranılan bir oyuncusuna dönüştü... O, hem “Ezel” gibi hayranları katlanarak çoğalan bir dizide, hem de “Seni yakacaklar” diye bas bas bağıran arabesk kara mizah denemesi “Acı Aşk”ın başrolünü üstleniyor. Özellikle Acı Aşk’taki körken aydınlığa kavuşan, saf kadından intikam meleğine dönüşen Cansu’yu sevdim. Üstelik dizilere inat, komik, muzip ve cana yakın bir karakter bu... Söyleşi sürerken kaşla göz arası Cansu’ya soruyorum, “Boy, pos ve endam, hepsi bende var. Benden manken olur mu?”... Ustalıkla ve tatlı dille savuşturuyor, “Olmasına olur ancak unutma ki; herkes bildiği işte daha iyidir”.

 

Ne yalan söyleyeyim, egosu yüksek, mesafeli ve kibirli bir buzdağı beklerken, tam terse yatıp, şaşırıyorum. Cansu Dere, tek derdi sinema olan, son derece sıcakkanlı bir kadın. İçi dışı bir... Hemen koyu bir sohbete daldık, söyleşiyi unutup birbirimize film önermeye başladık. Ancak bir şey gözümden kaçmıyor, film ve dizilerden konuşurkenki rahatlığı, “yalan haber” mevzularına gelince ortadan kalkıyor ve bacaklarını oynatacak denli sinirlenip, sesi değişiyor. Bu tür haberlerin birçok ismi asosyalleştirip, sokağa çıkaramaz hale getirdiği gerçeği önümüzde dururken, tepkisine hak vermemek elde değil.

 

ALPER TURGUT

 

—Önce kısaca Cansu Dere’yi tanıyalım.

 

1980 yılında Ankara’da doğdum. Ailem şu an İzmir’de yaşıyor. Babam Abbas Dere, ticaretle uğraşıyor, annem Canan ise eskiden anaokulu öğretmeniydi. Benden üç yaş küçük olan kardeşim Arda ise şimdi askerde... Babam henüz bebekken Bulgaristan’dan göç etmişler. Anne tarafım ise Selanik’ten İzmir’e gelmiş. İzmir Vali Vecdi Gönül Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nü kazandım ve oradan mezun oldum. 

 

—Acı Aşk, arabesk soslu ve doğuya özgü bir tür "Vicky Cristina Barcelona"...  Absürt, tuhaf ve leziz... Bir erkek ve üç kadına dair bu çetrefilli aşk örgüsü, elbette kara mizah ile demleniyor. Katılır mısınız?

 

Katılıyorum ve söylendiğinde çok sıradan gibi görünen bir durum, bu anlatım şekliyle farklı bir hale dönüşüyor. Bambaşka bir tat oluşuyor. Haziran 2009’da geldi senaryo. Yönetmen Taner Elhan' ve senarist Onur Ünlü ile uzun uzun konuştuk, performans beklenilen bir roldü. Deneme çekimi yapıldı ve ben bu rolü, almış gibi oldum. Sonra okuma üzerine çalıştık ve ardından da iki aylık çekim süreci başladı. İlk filmini çeken Taner, konuşurken insanı rahatlatan bir yönetmen... Filmde doğaçlamaya ihtiyaç duymadı, çünkü senaryo dört dörtlüktü.

 

—Canlandırdığınız Oya karakterinin başına gelenler, Yeşilçam klişelerine göndermelerde bulunuyor. Kazada kör olan genç kadının gözleri, ameliyat ile açılır. Görme engelli rolüne nasıl hazırlandınız? 

 

Oyuncu arkadaşım Ceyda Düvenci’nin annesi Zümrüt Düvenci görme engelli, onunla hayli vakit geçirdik. Ardından internetten körlük üzerine araştırma yaptım, Altı Nokta Körler Derneği’ne gittim. Doğuştan ve sonradan görme engelli insanlarla tanıştım. 20 yaşındaki genç bir kadının dünyası, göz tansiyonu nedeniyle bir anda kararabiliyor. Ancak daha da acısı, beş, altı yaşında kör olan insanlar... Düşünün çocuk kafasıyla kalan bir dünya. 

 

 

— Fotoğrafçı Oya'nın sevdası hayli gözü kara... Sahiden bir kadın, aşk uğruna her şeyi göze alabilir mi?

 

Herkesin ‘her şey’i farklı gibi geliyor bana... Kadınların da öyle... Neredeyse bütün kadınlar hayatlarında en az bir kere her şeyi göze aldım demiştir. Kimi Oya gibi cinayeti hak görmüştür kimi de çok basit bir şeyi... Ama her şeyi göze almıştır.

 

— Sizi daha çok dram ağırlıklı dizilerden tanıyoruz. Komedide de rol almak ister misiniz? 

 

Tabii ki komedi filminde oynamak isterim. Komedinin çok zor olduğunu düşünüyorum ve iyi komedi yapanlara sonsuz saygı duyuyorum.

 

 

— Oya’nın sergisinde, Cansu Dere'nin çektiği fotoğrafları görürüz. Bu hissin tarifi nedir?

 

Garip bir his bu... Seyrederken o sahneyi, Oya’nın dışına çıktım. Her bir karenin ayrı bir hikâyesi var. O kareler artık hem benim hem de Oya’nın. Oya’ya hikâyeler yazdım. O kareyi nerde, nasıl ve ne hissederek çekmiştir acaba diyerek...

 

—Fotoğrafçılık sevdasına nasıl kapıldınız?

 

Sıla dizisi çekimi sırasında Mardin’de kalıyorduk. Menderes ağabeyle (Samancılar) ile birlikte yol, iz bilmeden dolaşıp fotoğraf çekmeye başladık. Hatta arabaya atlayıp Siirt’e, Dargeçit’e, Hasankeyf’e gittik. Oranın öykülerini ve o anı yakalayabilmek turistlere göre değil, kalabilmek ve yaşayabilmek gerekiyor. Bu sonra bende bir tutkuya dönüştü. Çocuk fotoğraflarını çekmeyi seviyorum. Çocuk adamlar diyorum ben onlara. Ama sergi açmayı düşünmüyorum, bu yüzden Acı Aşk’ın önemi benim açımdan büyük. 

 

—Ezel, yılın en çok beğenilen TV dizilerinden... Özellikle Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı “Ramiz Dayı” fenomene dönüşmüş durumda...

 

Ezel, gerçekten çıtayı yükselten bir dizi... Yönetmenimiz Uluç Bayraktar, senaristlerimiz Kerem Deren ve Pınar Bulut, daha iyiye gidebilmek ve sinema havası yaratabilmek için sürekli çalışıyorlar. Eskiden hep yakın plan çekimler vardı, günümüzde ise duygunun en yoğun olduğu anlarda dahi oyuncunun sırtı dönük olabiliyor, yüzü karanlıkta kalabiliyor. Dizide Hasan Sabbah’tan Oscar Wilde’e dek her şey var. İzleyiciyi hem keyif alsın hem de bilgilensin diye... Tuncel Kurtiz, hepimiz için bir şans. Uğur Yücel’in Alacakaranlık dizisinde Tuncel ağabey, babamı canlandırmıştı. Bana öyle bir bağırmıştı ki, resmen gözlerim dolmuştu. Asla unutamam. O bir tarih. Tuncel Kurtiz yanınızdayken kendinizi bir hiç gibi hissediyorsunuz.

 

—Çekimler sırasında domuz gribine yakalanmışsınız...

 

15 gün kadar önce hastane çekimleri sırasında fenalaştım. Domuz gribine yakalanmışım. Hemen yatırdılar ve serum tedavisine başladılar. Ertesi gün kendimi daha iyi hissediyordum.

 

 

—Sizin için dizi ve film arasında fark var mı?

 

Fark kesinlikle var. Ancak bu benim işim, her ikisini de saygı ve itinayla yapıyorum. Ve daha çok filmde oynamak istiyorum, güzelliğim ve fiziğimle ön plana çıkmadan. Mümkünse bana güzel kız rolü verilmesin. Kışın film çekmek, diziler yüzünden neredeyse imkânsız. Misal bir kış filminde rol almak ne güzel olurdu. Yeşim Ustaoğlu ve Zeki Demirkubuz’un filmlerini çok beğeniyorum. Onlarla çalışmayı arzu ederdim.

 

—Oyuncuların kimyasının tutması önemlidir. Sizin buna örnekleriniz var mı?

 

Acı Aşk’ta başrolü paylaştığım Songül Öden’i çok sevdim. Enerjisi o denli yüksekti ki... Onunla ortak sahnelerimiz çoktu, ortak bir kimya yakaladığımızı düşünüyorum. Ezel’de Yiğit Özşener ve Sıla’da Menderes Samancılar için aynı şeyleri söyleyebilirim.

 

—Sıla’dan Ezel’e oyunculuk adına neler değişti?

 

Sıla’dayken sesimle ilgili problemler yaşıyordum. Daha da aşağı alıyordum sesimi... Sıla’dan sonra uzun bir süre çalışmadım. Çağan Irmak’ın Kâbuslar Evi: Takip’inde ve Son Osmanlı Yandım Ali’de rol aldım. Ezel’deki Eyşan ise apayrı bir karakter. Bir kadının kötü yanlarını da ortaya koyabiliyor.

 

—Senaryoların çoğunlukla erkeklerin elinden çıkması, bir tür cinsiyet ayırımına neden olur mu?

 

Cinsiyet ayırımının olması, senaryonun kadın veya erkek elinden çıkmasıyla açıklanamaz. Zaten ayrımcı bir toplumda yaşıyoruz.

 

—Eski Türkiye güzellerindensiniz ve oyuncu olmadan önce mankenlik yaptınız.

 

Türkiye 3. güzeli olmamın üzerinden neredeyse 10 yıl geçmiş. Yaş almak acayip bir şey. Bugüne dek asla pişman olmadım ama şimdi geçmişe dön deseler asla dönmezdim. Yurtdışında top modeller dışında kalan mankenleri kim tanır ki... Orada önemli olan taşıdığınız kıyafet ve ünlü moda evlerinin defileleridir. Örneğin Charlize Theron da mankenlik kökenli... Ben 2002-2003’te Paris’te podyuma çıktım.  Hakan Yıldırım, Cengiz Abazoğlu, Ümit Ünal, Evrim Timur , Arzu Kaprol, Bahar Korçan gibi ülkemizin en önemli moda tasarımcılarının defilelerine katıldım. Mankenlik bazen basamak görevi görüyor. Mankenlik adına başka şeylerle uğraşanlar ile işini layıkıyla kotaranlar vardır. Tam sınırdasınızdır ve kimin ne olduğu aslında bellidir.

 

—Üçüncü kez birlikte rol aldığınız Kenan İmırzalıoğlu da eski bir manken...

 

İktisat okuyan, zeki, duyarlı ve oyunculuk yeteneğiyle öne çıkmayı başarabilmiş bir isim Kenan İmirzalıoğlu. Zaten kötü bir oyuncu olsanız devamı gelmez ki...

 

—İstisnasız hemen her gün gazete ve televizyon kanallarında oyunculuk dışında adınızın geçtiği haberleri okumak ve izlemek sizi kızdırmıyor mu?

 

Ben bir asosyalim ve normal bir hayatım var. Sosyal fobiye sahip bir insanım, geceleri evden çıkmak beni rahatsız eder. Pijamalarımla evimde otururken en ufak bir alakamın dahi olmadığı yalan haberleri izlemek ve dedikodu için avukatım aracılığıyla yazı göndermek zorunda mıyım? Artık gazetelerde sadece köşe yazarlarını okuyorum. Ciddi gazeteler dışındaki yayın organlarına bakmıyorum bile... Yanımda kimi görseler adımı onunla anacaklar, bir gün olsun karşılarına geçip, bir açıklama yaptım mı? Ben konuşmuyorsam, onlar ne hakla benim olmayan cümleleri kurabiliyorlar. Sonuçta yaşım 30’a geldi. Ben bir yetişkinim. Karşı cins ile sevişmeden de ilişki kurabilirim. Bela geleceğine eve kapanırım. Yalnızca işimi yapmalıyım ve saygımı kaybetmemeliyim. Oyuncunun kötüsü yok mu, magazincinin de iyisi vardır elbette. Ama ben, kültür ve sanat haberleri dururken magazin ile anılmak istemiyorum. Bir erkek kameraman ve bir kadın muhabir... Aranızda bir şeyler var mı diye onlara her hangi bir ithamda bulunmuyorum. Yalan ve ahlaksızlık, asla kabul edemeyeceğim şeyler. 

 

—Son olarak eklemeden geçmeyeyim. Bir film eleştirmeni olarak Cansu Dere'nin oyunculuğunu tahminimden daha iyi buldum. Gözle görülür bir aşama kaydetmişsiniz.

 

Teşekkür ederim. Bu film gerçekten önemli benim için... Hep daha iyisi olsun budur tek dileğim.

 

CUMHURİYET HAFTA SONU / 19 ARALIK 2009

12/12/2009

Tesirsiz aşk bombası


 

 

ALPER TURGUT

 

“Gecenin Kanatları”, siyasetten fersah fersah uzak bir metinle, “canlı bomba” gibi meşakkatli bir konuya merak saran bir seyirlik... Ne mi oluyor? İstisnasız her şeyi eline yüzüne bulaştırıyor ve intihar eylemcisini, zaman ayarlı ve tesirsiz bir aşk bombasına çevirmekle yetiniyor. Bu film, kötü bir şaka gibi... “Kapitalizm Bir Aşk Hikâyesi” (Capitalism: A Love Story) ise dünyanın düzenini sorgulayayım derken, savaş çığırtanlığına soyunup, üstüne de Nobel Barış Ödülü’nü alan Barack Obama’dan medet uman bir belgesel... Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu...

 

Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’ni mesken eyleyen fedailerinden girip, Japonların ünlü Kamikaze pilotlarından çıksak ne fayda... İntihar eylemcileri, denk kuvvetlerin çarpışmadığı her türlü mecrada çıkıverirler karşımıza... İkiz kuleleri vuran yolcu uçakları, savaş gemisine bodoslama dalan tekne, sürücüsüyle birlikte havaya uçan kamyon ve kamyonetler gibi motorize saldırılara ise hiç girmeyelim. Biz, direkt “canlı bomba” diye adlandırılan Ortadoğu orijinli eylem tarzına geçiş yapalım. İlk canlı bomba, İsrail’in, Filistin topraklarında gerçekleştirdiği katliamların yanı başında doğdu. Yaratıcısı ise Hamas örgütü idi. Hamas, 1993–2004 yılları arasında 400’ün üzerinde intihar komandosunu, çoğu sivil İsrail hedeflerine gönderdi. Ülkemizde ise tam 13 kez canlı bomba eylemi yapıldı. Bilanço mu? 35 yaşam yitti, onlarca kişi de yaralandı.

 

Evet, göründüğü üzere bıçak sırtı diye tabir edebileceğimiz, gayet ciddi ve elbette çetrefilli bir durum. Ve ortada bunca çekilen acı varken, çözüm üretmek yerine konuyu sulandırmaya kalkmak. Haliyle abes kaçıyor. Gecenin Kanatları, politik yoksunluğu yüzünden işte bu hataya düşüyor. Soruna dikkat çekmeye çabalayacağına, aşk meşk mevzuları eşliğinde resmen dalgasını geçiyor. Aşk, sizin yedek forvetiniz mi? Maçın bitimine yakın oyuna sokacak ve son dakika golü attıracaksınız. Ama gel ve gör ki, olmuyor, üstelik tepeden tırnağa sakil duruyor.

 

HIZLANDIRILMIŞ BİR AŞK VE ATEŞLİ BİR SEVİŞME

 

Gecenin Kanatları’nı Serdar Akar yönetti. “Gemide” ve “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” gibi güzide yapıtları bizlere kazandıran Akar, kendi sinemasından da izler taşımayan bu içi bomboş filmi niye çekti? Yanıtını beklemeden, filmin kötü olmasında en büyük sorumluluğu üstlenen senaryoya geçelim. Mahsun Kırmızıgül ve Ahmet Küçükkayalı’nın ortaklaşa yazdıkları senaryonun hali perişan. Böylesi mesnetsiz ve karikatürize tipleri yaratmakta zorlandınız mı? Devrimciler, mafya bozuntularına benzetilmiş, ellerinde sadece bir tespih eksik. Final deseniz tek kelimeyle facia... Diyaloglar bunaltıcı ve yapay, beylik söylemler ise sevimsiz. Adı “Hayat” olan apartman ve barış simgesi güvercinler gibi göndermeler dahi basit kaçıyor.

 

Filmin öne çıkan rollerinde, Beren Saat, Murat Ünalmış, Yavuz Bingöl, Erkan Petekkaya, Alper Kul, Cezmi Baskın, Ferit Kaya ve Arif Erkin var. Erkan Petekkaya, Alper Kul ve Ferit Kaya, rollerinin hakkını ziyadesiyle vermişler, belirtmek isterim.

 

Gecenin Kanatları’nı çekenler, keşke 2005 tarihli “Vaat Edilen Cennet”i (Paradise Now) görüp feyiz alsalardı, canlı bomba filmi nasıl kotarılır diyerek... Hal böyleyken Gecenin Kanatları’nı, sinemaseverlere önermem de mümkün değil. Neyse ki; haftaya büyük bir keyifle “Vavien”i yazacağız. Notunuzu şimdiden alın ve yerlerinizi ayırtın, Vavien, kara mizahtan beslenen mükemmele yakın bir film.

 

12 Eylül 1980 darbesinden hemen sonra çocuk yaştaki Gece’nin evi, güvenlik güçleri tarafından basılır. Gözlerinin önünde anne ve babası katledilen Gece, bir anda büyür ve onu günümüzde bir canlı bomba adayı olarak buluruz. Ailesini öldüren ekibin başındaki polis yükselmiş, bakan olmuş, içindeki nefreti çoğaltan Gece de, gönüllülük ekseninde kendini feda etmeyi göze almıştır. Ancak eylem öncesi barındığı apartmanın kapıcısının oğlu Yusuf ile yakınlaşırlar. Hızlandırılmış aşk ve ateşli bir sevişme, Gece’nin yitirdiği tüm duyguları, bir anda geri getirir. Şimdi, karar verme zamanıdır. Ya intikamını alacak, ya da yeni bir hayata yelken açacaktır.

 

MICHAEL MOORE, KABUK DEĞİŞTİRİYOR

 

 

 

Kapitalizm Bir Aşk Hikâyesi, “Fahrenheit 9/11”, “Benim Cici Silahım” ve “Sicko” gibi belgesellerle, hayranlığımızı kazanan Michael Moore’un son icadı... Ancak üstat hakkındaki şüphelerimiz büyüyor, çünkü o, giderek radikallikten vazgeçip, merkeze yanaşıyor. İsyancı kişiliği törpüleniyor, başkaldırı ruhu, at gözlüğüyle yer değiştiriyor. Hatta dine bile yakınlaşıyor. Belki de tek derdi cumhuriyetçilerdir, demokrat Obama’yı kurtarıcı bellediğine göre...

 

Kabul, kapitalizmin yarattığı buhrana kameralarını çeviriyor, varı yoğu para olan ve sıradan Amerikalıların çanına ot tıkayan şirketleri de didikliyor. Ama melanet, sadece Bush ile sınırlı değil ki... Obama, ezilenlerin sırtından inip, ezenlere de dur mu dedi? Vahşi, berbat, hain ve insana düşman bu sistem, çarklarını büyük bir zevkle döndürmeye devam ediyor. Obama, daha şimdiden umut taciri ve kukla olmakla suçlanıyor. Halkının yüzde 66’ı, onun, Nobel Barış Ödülü’nü almasına karşı çıkıyor. Biliyorlar ki; bu korku imparatorluğu, dünyayı savaş alanına çevirmeyi sürdürecek ve yine evlatlarının kanı dökülecek. Kapitalizm, asla bir aşk hikâyesi değildir, olsa olsa zulmün dehşet veren tarihçesidir.

 

Cumhuriyet Hafta Sonu / 12 Aralık 2009

12/12/2009

Bihter, Beren’i yutuyor

 

Söylediği bir söz, giydiği bir elbise günlerce yazılıp çiziliyor. Yüksek topuklu ayakkabıları mağazalarda “Bihter’in son bölümde giydiği ayakkabı” diye soruluyor. Yarattığı kadının kitleleri peşinden sürüklediğinin farkında Beren Saat... Bihter Beren’i çoktan yutmuş. Beren Saat ise dikkatli, mesafeli ve olgun davranmayı seçmiş. Yaşamda ne denli ince çizgiler olduğunun farkında. “Bir sabah uyanıp bir depresyonla karşılaşabilirim. Gelecekte her şey olabilir. Belki ilerde tonla plastik operasyon geçirmiş bir tip olacağım. En iyisi yaşayıp görmek gerek” diyor.

 

ALPER TURGUT

 

“Aşka Sürgün”, “Hatırla Sevgili”, “Aşk-ı Memnu”... Her biri bir merdiven basamağı ve kuşkusuz Beren Saat’in popülaritesini artmasına yol açıyor. Peki, Beren Saat mi daha ünlü, yoksa canlandırdığı Bihter karakteri mi? Elbette bir edebiyat klasiği olan Bihter... Bu fenomen karakter, kendi kelimeleriyle Beren Saat’i çoktan yutmuş durumda... Ancak o, asla pişman değil. Şimdilik Bihter’in öğretmenliğinde olgunlaşıp, hayatı öğrenmeye çabalıyor. Şiirler yazıp, içine kapanan ve dar bir çevrede soluklanmayı seçen bu gencecik ve güzel kadın, yaşından beklenmeyecek ölçüde olgun görünüyor. Üstelik gayet ketum ve kendisiyle oldukça barışık... “Güz Sancısı” filmindeki oyunculuğunu beğenmemiştim ama “Gecenin Kanatları”nda kendini aşmış, hakkını yemeyelim.

 

 

 

— “Gecenin Kanatları”nın başrol oyuncusu Beren Saat, kendi filminin galasına niye gitmedi?

 

Filmin yapımcısı Murat Tokat, bana maddi ve manevi dava açacakmış. Gün boyu dizi setindeydim, bu durumdan bir saat önce haberim oldu. Anlaşılan hukuki bir sürece giriliyor. Ne olacağını ve neler yaşayacağımı bilmediğim için daha sonra konuşmakta fayda görüyorum. (Ortada bir sorun var, besbelli... Ve bu sorunun, sevişme sahnesinin basına çok önceden sızdırılmasından kaynaklandığı dillendiriliyor. Diyorlar ki; Beren, cinsel bir objeye çevrilmek istenmesine tepki göstermiş. Sonuna dek haklıdır. Lakin başrolü paylaştığı Yavuz Bingöl ve Murat Ünalmış’ın Beren’i suçlar mahiyetteki sözlerine karşın, 25 yaşındaki bu genç kadının, soğukkanlılığını koruması ve onlara toz kondurmaması, bence takdire şayan bir davranış. Belirtemeden geçmeyeyim.)

 

—“Canlı bomba” rolünü üstlenmeye nasıl karar verdiniz?

 

Kuşkusuz heyecan verici bir roldü. Arkadaşlarım, senin gibi güzel bir kadından canlı bomba mı olur, dediler. Ancak yönetmenimiz Serdar Akar ile uzun uzun konuştuk ve ikna olabildim. Önce canlı bombalarla ilgili internetten araştırma yaptım, eylemcilerin çoğu radikal İslamcıydı, patlamış ve iç organları etrafa saçılmıştı. Eylemi yarıda kalanlar, korkup kaçanlar, son anda vazgeçenler de vardı, onların öykülerini, açıklamalarını ve cezaevinden yazdıkları mektupları okudum. Ama onlarla benim canlandıracağım “Gece” karakteri arasında hayli farklılık vardı. Gece, kamplarda eğitilmiş inançlı bir eylemci değil. O, anne ve babasını öldürten ve dolayısıyla hayatını mahfeden adamdan intikam almak isteyen genç bir kadın. İşte bir yanlışın içindeydim, iki yönetmen arkadaşım, beni doğru istikamete yönlendirdiler. Gece için kendimden yola çıkmaya karar verdim.

 

—Senaryoda, Gece için derinlemesine bir karakter analizi yapılmamış, kendinizi bir canlı bombanın yerine nasıl koydunuz?

 

Hayatımdaki küçük öfkeleri köpürtüp, en nefret ettiğim şeyleri düşünüp onları zihnimde büyüterek... Gerçekten insan ayıktır, bilinci açıktır ama çizginin öteki tarafına geçmiştir. Eylem günü çekimlerinde yaşadığım tam olarak bu. Bir melodi buldum, hep onu dinledim. Gece’nin ritmi, böylelikle oluştu. Bombalar, bedenime bağlanırken terliyordum, o anı yaşıyordum.


—Çalakalem senaryoya rağmen mi?

 

Dörtdörtlük bir senaryodan da bazen iyi bir film çıkamayabilir. Hemen her yerde Mahsun Kırmızıgül’ün adı geçse de, senaryoyu Ahmet Küçükkayalı ile birlikte yazmışlar. Evet, senaryoyla ilgili kaygılarım vardı. Ben ekibe dâhil olduğumda, filmin başlamasına 12 gün gibi kısa bir zaman kalmıştı. Serdar Akar, benden sonra katıldı projeye... Ona, bu sahne niye böyle, şu sahne neden bu şekilde gibi sorularım oldu. Onları birlikte çözeceğiz dedi. Varsayımlar üzerinden harekete geçtik. Biz kendimizi yönetmene teslim ettik. Serdar Akar’ın varlığı, Gece’yi, insana daha çok yaklaştırdı. Sanırım, filmi henüz seyretmediğim halde, senaryoyu kötülemiş gibi oldum.

—Canlı Bomba olmaya karar vermiş bir insanın, giderayak sevişmek istemesi filmi hafifletmez mi?

 

Gece, duygularından bilerek ve isteyerek vazgeçmiş. O, ne aşk yaşamış, ne de kalıcı bir dostluk kurabilmiş. Belki de Yusuf’a (Murat Ünalmış) karşı koyamadı ve son gününe her şeyi sığdırmak istedi. Eros’un Oku, önce Yusuf’u buldu. Gece önce kaçtı ama sonra bu ilişkiye bir şans tanıdı.

 

—Gece finalde patlamalı mı, patlamamalı mı?

 

İnsanın kendini patlatması yerine, infazın silahla yapılması bence daha adaletli olur. Bir insanı tanıdıkça fikirler ve yargılar değişebilir, film biraz bunu anlatıyor. Ancak bunca acılar yaşanmış ve insanlar ölmüşken, Gece’nin, her şeyden vazgeçip, mutlu ve farklı bir insana dönüşmesi normal görünmez. Bence final, eylem alanında sonlanmalı...

 

 

—“Güz Sancı”ndaki “Elena” karakterinden intihar eylemcisi Gece’ye... Oyunculukta mesafe kat edebilmek kolay mı? (Güz Sancı ile ilgili eleştirimde; Beren Saat’in canlandırdığı çocuk gibi konuşan fahişe karakteri, aşırı yapmacık ve ziyadesiyle itici, demişim...)

 

Her şeyden önce her yeni yönetmen, yeni bir öğretmen demek... Başka bir set, başka bir tarz... Heyecan verici karakterlere bürünüyorsunuz ve çok şey öğreniyorsunuz. Güz Sancısı’nın ön hazırlık dönemi oldukça uzun sürmüştü. Ve elimizde romanımız vardı, değiştirilmiş bir senaryomuz vardı. Bana benzeyen bir taş bebek bulmak bile hayli zaman aldı. Çünkü Elena, kendini oyuncak bebeklerinin yerine koyan ve çocuksu bir tonlamayla konuşan bir kadındı. Sonuçta dönem filmi, insan veya oyuncu olsun, sizi resmen cezp ediyor ve hayal gücünüze seslenebiliyor.

 

—Aptal kutusu televizyon sayesinde, içimiz dışımız hilafsız dizi oldu ve varsa yoksa “Aşk-ı Memnu”... Diyeceğim o ki; Bihter-Behlül sendromu almış başını gidiyor. Ne dersiniz?

Dizilere gerçekten yoğun bir talep var. Yurdum insanı, dizileri sever deyip kestirip atmak yersiz. Tu kaka deyip geçiştirmemeli, ülkenin gerçeği görülebilmeli... Türkiye’de diziler ve sinema iç içe geçmiş durumda, ekonomik anlamda da... Bence giderek kalite yükseliyor. Bu bir doğal seleksiyon... Gecede üç beş dizi olacağına, bir dizi olsun, tam olsun. “Hatırla Sevgili” de sevilen bir diziydi ancak bir edebiyat uyarlaması olan Aşk-ı Memnu, birçok şeyi aştı ve gerçekten çok tutuldu. Ve Bihter, Beren’i yutuyor, Bihter, Beren’i büyütüyor.

 

—Bihter ne derse olay, Bihter ne giyerse moda... Bu mudur?

 

Şimdi 54. Bölümü çekeceğiz. Sezon sonuna dek, 20, 30 bölüm daha var. Bir yandan da sinir bozucu, çünkü herkes benden haberdar, sürekli nazik ve sakin olmak zorundasın. Günlük hayattaki Beren ile Bihter, birbirlerine pek benzemiyorlar. Öncelikle Bihter, seksi bir kadın... Topuklu ayakkabılar giyiyor, dekolteyi seviyor. Ve dışarıda da insanlar, Beren’i değil Bihter’i görüyorlar. Çünkü onu tanıyıp, onu seviyorlar. Topuklu ayakkabılar yüzünden ağrılarım artınca, dizide düz çizmeler giymek zorunda kaldım. Ve ertesi gün gazetelerde, “çizmeler, nereden?” başlıklı yazılar çıktı. Yarattığım kadın, insanları peşinden sürüklüyor. Bir çocuk, onunla fazla ilgilenemediğim için ağlayabiliyor, bir ressam, benimle değil resimlerle ilgilenin dememe karşın, benim yanıma gelip, “merhaba, ben boyacı” diyebiliyor. Uzaktan laf atanları hiç saymıyorum.

 

—Peki, şu şehir efsanesine dönüşen yastık meselesine gelelim. Müjde Ar, affedersiniz size tahta gibi kız diyor, eski “ünlü”ler, sizin için oyuncu elbette sevişecek diyor. Yani bu sevişme veya sevişememe haliyle ilgili lakırdı hiç bitmiyor. Ne dersiniz?

 

Ben iki tarafın, yataktaki kırılgan halinden bahsetmiştim, nerelere geldik. Murat Ünalmış, sadece ben rahat hissedeyim diye bir incelik yapmıştı. Ayşe Arman, söylediğim sözlerin tamamını almayıp, bunu öne çıkarınca böyle bir şey çıktı ortaya... Ayrıca filmdeki sevişme sahnesi için söylenmiş şeyler, diziye uydurulmaya çalışıldı. Pek çok ustamız da gerçeği bilmeden konuştular. Konu amacından saptı, ihale üstümüze kaldı.

 

—Magazin terörü sizi de vuruyor mu?

 

Bir yalan haberden değil yalan haberler serisinden bahsedebiliriz. Bu konuda ciddi bir terör durumunun olduğunu düşünüyorum. Sokakta sizi gördüklerinde, yanınızda biri olduğunda, hafif sarhoş yakaladıklarında kesinlikle peşinize düşüyorlar. Sonra gerçekle uzaktan yakından ilgisi bulunmayan haberler yapıyorlar. Sabırlı davranmaktan başka çaremizde yok.

 

—Türkiye’nin Yıldızları adlı yarışmanın ardından Beren Saat’in yükselişi başladı. Ancak her çıkışın bir de inişi olabilir. Gelecekte popülaritenizi kaybederseniz çok üzülür müsünüz?

 

Nebahat Çehre ve İzzet Günay ile konuşuyorum. Eskiden sinemanın bitip, pornografinin ortaya çıktığı bir süreç yaşamışlar. Hayatlarındaki “acıklı” bir dönem... Mesela İzzet Ağabey, o yıllarda aşkla bağlandığı sinemayı bırakıp antikacı olmak zorunda kalmış. Bir sabah uyanıp, böyle bir depresyonla karşılaşabilirim. Gelecekte her şey olabilir. Belki ilerde tonla plastik operasyon geçirmiş bir tip olacağım. En iyisi yaşayıp görmek gerek. 

 

Fotoğraflar: Uğur DEMİR

 

Cumhuriyet Hafta Sonu / 12 Aralık 2009


5/12/2009

Bari adını koysaydınız

 

ALPER TURGUT

 

Evliliğe gün sayan saf bir gelin ile damadın tuhaf şahidi arasında kıvılcımlanan tam tekmil şaibeli ve bizleri kandırmaktan uzak bir aşk öyküsü... Evet, sevi mevzubahisse, her şey mubahtır. Ancak tereddüde mahal vermeyecek,  “Adını Sen Koy”acaksın, bizleri, öncelikle bu aşka inandıracaksın. Netice itibarıyla Adını Sen Koy, derdini (varsa şayet) asla anlatamayan ve üstelik tepeden tırnağa vasat bir seyirlik... Şüphesiz önermiyorum.

 

Sanırım, usta yazar John Steinbeck’in, pek meşhur “Fareler ve İnsanlar” adlı romanı (filme de uyarlanmıştır) bilmeyeniniz yoktur. İşte “Abimm”, güzel bir çıkış yakalamasına karşın bir çuval incirdi berbat eden ve esinlendiği güzelim hikâyenin de resmen canına okuyan bir film. Şirazeden çıkmamak adına uzak durmakta fayda var.

 

ADINI SEN KOY

 

 

 

Ne yalan söyleyeyim, Tuna Kiremitçi’nin hiçbir kitabını okumadım. Köşe yazarlığı olsun, işlediği konular olsun, katiyen ilgimi çekmiyor. Müzisyenliği hakkında kelam edecek halimde yok. Hiç tanımadığım bir insan hakkında, “maymun iştahlı” gibi bir serzenişte de bulunamam. Ancak konu sinemaysa ve ben, kaleyi bulduğum an şut çekmesini seven bir film eleştirmeniysem, üzgünüm ki; top burada benim önüme düşüyor. Ve yapım, -kötü bir şaka gibi- “Adını Sen Koy” diye ara pası veriyorsa, bu filmin gerçek adını koymamız gerek. Buyurun, malumu ilam; O-L-M-A-M-I-Ş...

 

Anlaşılacağı üzere, filmin senaristi ve yönetmeni; Tuna Kiremitçi... Görüntü yönetmenliğini Soykut Turan üstleniyor, müzikler ise Tamer Çıray’a ait. Başlayalım mı? Senaryo zaafı, dramatik yapı yoksunluğu, diyalogların akıcı ve etkileyici olmaması, yönetilemeyen oyuncular, karakterlerin altındaki derin boşluklar... Saymakla tükenmeyecek, duralım. Sinematografiden ve olay örgüsünden zaten hiç bahsetmeyelim. Gelelim oyunculara... Güneşi Gördüm’de harika bir iş çıkartan Cemal Toktaş, “Kara Köpekler Havlarken”de çıtayı aşamamıştı, Adını Sen Koy da ise oyunculuk adına adeta geri atmış. “Issız Adam”da yıldızı parlayan Melis Birkan, lütfen kusura bakma ama keşke oyunculuk yerine başka bir meşgale bulsaymışsın. Bunca noksanlığa rağmen, filme dair dişe dokunur tek şey nedir diye sorsanız? Kuşkusuz, yetenekli aktör Ahmet Mümtaz Taylan’ın verdiği resitaldir derim.

 

Mekân Eskişehir... Altın kalpli delikanlı Can, iflah olmaz bir çapkınken Aybige’ye âşık olmuş ve en nihayetinde durulmuştur. Şimdi ikilinin düğüne bir hafta kaldı. Almanya’dan Can’ın çocukluk arkadaşı Ilgaz da geldi, nikâhta şahitlik yapmak için... Ama o da ne, bizimki (Ilgaz), sadece fotoğrafını gördüğü halde gelin hanıma âşık olmuş. Hayda... Güzel Aybige de (bir nevi sevgi kelebeği) tastamam iki günde sırılsıklam bir aşka yakalandı. Eyvah, Ilgaz’ın intihar saplantılı ağabeyi Harun da kahramanlarımızın arasına karıştı. Anlaşılan o ki; yavaş yavaş kontrolden çıkıyoruz. Artık seyreyleyelim, gümbürtüyü... Lakin emanete hıyanet etmek kolay mı? Böylesi bir durumda, ivedilikle vicdan muhasebesi yapılır, fonda da duygular ve mantık çarpışır. Ferman ise bellidir; ya hicrana sürükleneceksin ya da her şeyi göze alıp vuslat adına savaşacaksın.

 

ABİMM...

 

 

Hazır konuyu John Steinbeck’ten açmışken, onun, “Büyük Buhran”dan süzüp demlediği kült eseri “Gazap Üzümleri” ile ırgat grevinden yola çıkan “Bitmeyen Kavga”yı anmadan geçmek istemem. Ama Steinbeck’in sonu, pek hayırlı olmadı. Ölümüne yakın (1968), ABD’nin Vietnam’ı işgal etmesini savunması, büyük yazara asla yakışmadı. Gerçekten kötü bir final... 

 

Abimm de finalde saçmalamayı kafasına koyanlardan... Ne yazık ki; son dönemde çekilen yerli işi filmler, layıkıyla noktalayamamak için adeta işbirliğine girmişler. Umarım, alışkanlık haline getirilmez, böylesi bir garabet gelenekselleşmez.

 

Abimm, ne ararsanız, onu bulabileceğiniz bir yamalı bohça gibi. Ayrıca ellerini de korkak alıştırmamışlar, absürtlük, ağdalı dram, sululuk... Ne varsa içine tıkıştırmışlar. Oyuncuların da aklı karmakarışık...  Baksanıza filmin türü hakkındaki yanıtlarına; Mustafa Üstündağ, komedi, Levent Üzümcü, dram, Selen Seyven, aşk, Haldun Boysan, aksiyon, Rüçhan Çalışkur, sıcacık bir aile filmi...

 

 

Oyuncular frene basamamış, yönetmen Şafak Bal, direksiyon hâkimiyetini kaybetmiş, senarist İlkay Akdağlı, yola mıcır döşemiş ve kaçınılmaz kaza meydana gelmiş, kıpkırmızı “Morgan” marka canım araba, şarampole yuvarlanmış. Mustafa Üstündağ, filme, Kurtlar Vadisi’ndeki Muro’dan esintiler getirmiş, Levent Üzümcü ve Selen Seyven, zihinsel engelli rolüne soyunmadan önce, keşke Sean Penn’in harikalar yarattığı “Benim Adım Sam”i (I Am Sam / 2001) tekrar tekrar izleselermiş.  

 

“Muhtar” lakaplı mafya babasının yanında çalışan Çetin, tatlı paraya kavuşmak için yapmayacağı numara olmayan üçkâğıtçı bir heriftir. 30 yıldır görmediği babasının ölüm haberini alan Çetin, mirasa konmak adına Muhtar’a dil döker ve klasik bir otomobili de teslim etmek şartıyla izni koparır. Marmaris’e ulaşan Çetin’in, mirası mal-mülk değil, varlığından haberdar olmadığı zihinsel engelli ağabeyi Arif’tir. İnsanüstü bir kuvvete sahip Arif’i yanına alarak yola koyulan Çetin, ağabeyiyle kaynaşma çabasına gireyim derken kaza yapar. Bu kaza kardeşlerin yaşamını değiştirir. Çünkü arabalarının zulasında, Muhtar’a ait tonla para vardır. Çetin, şeytana uyar ve mafya babasına kazık atmaya kalkar. Bol mangır ve yeni bir hayat... Ta ki; bela kapılarına dayanana dek...

 

Cumhuriyet Hafta Sonu / 05 Aralık 2009


Google