19 09 2010

Rüzgâr eken fırtına biçer

 

ALPER TURGUT

 

“Büyük Oyun”, zulmün tetiklediği katlanılamaz acıları resmetmeyi deniyor, rüzgâr eken elbette fırtına biçiyor ve tükenmişliğin savurduğu mazlum-mağdur insanlar, intikam için kendi bedenlerini infilak ettirmeyi dahi göze alabiliyor. İstanbul’u 2003 yılında derinden sarsan eş zamanlı iki ayrı saldırıyı unutmak mümkün müdür? Asla! İşte Büyük Oyun, intihar komandosu veya “canlı bomba” artık adı her neyse, o noktadan hareket eden, sinemasal bir yetkinlikten ve dolayısıyla etkiden noksan kalmış vasat bir deneme. “Vaat Edilen Cennet” (Paradise Now), bedenini bombaya çevirenlere dair kurgulanan öykülerin doruğu idi, Büyük Oyun ise adı büyük, kendi ise küçük bir girişim olarak kalmış, ne yazık ki...

 

Büyük Oyun’u, “Zincirbozan”ın genç yönetmeni Atıl İnanç çekti. Senaryo, İnanç ile Avni Özgürel’e ait. Filmin kilit rollerinde Suzan Genç, Selen Uçer, Serdal Genç, Serkan Genç ve Rana Cabbar var.  Katıldığı festivallerden ödüllerle dönen Büyük Oyun, Kuzey Irak’taki köyü, ABD’li askerlerce basılan ve ailesi katledilen Cennet adlı Türkmen kızının, ağabeyini aramak için yönünü İstanbul’a çevirdiği zorunlu ve zorlu macerasını anlatıyor. Çaresizliği, yalnızlığı ve can pahasına hedefe kilitlenmeyi didikleyen bu film için mutlaka izleyin diyemiyoruz, bilginiz olsun.

 

İspanyol Javier Fesser’in yazıp yönettiği din soslu, yeniyetme bir aşk öyküsü olan “Camino”, geçen yıl Goya ödüllerinden altısını cebine indirmeyi başarmıştı. Yaklaşık 2,5 saat boyunca 11 yaşındaki Camino’ya (Nerea Camacho) acı üstüne acı yaşatan ve resmen etmediğini bırakmayan yapım, inceden inceye dalgasını geçtiği Katolik fanatiklerden seyircinin nefret etmesini sağlıyor, ister istemez. Bizim Camino, ölüm döşeğinde İsa’yı bekler, Papa yandaşları ise onu azize yapmayı kafaya koymuştur, oysa bu İsa, Camino’nun sevdiği delikanlıdır. Aşkı bir ritüele çevirmeye çabalayan yapım, bol miktarda acı nedeniyle sinemaseveri hissizleştiriyor, duyarsızlaştırıyor. Her şeyin fazlası zarar, kıvamı bulmak, gerçek karar, işte bu kadar.  

 

Paris’te Son Konser” (The Concert), 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin açılış filmiydi ve anımsadığım kadarıyla hayli sevmiştik. Müzikle, belli miktarda dramı ve komediyi ustaca kaynaştırmayı başarabilen bu filmi, sakın kaçırmayın.

 

“Ejderha Dövmeli Kız: Milenyum Üçlemesi 1” (The Girl With The Dragon Tattoo), çoksatar bir kitaptan uyarlanan film serisinin ilki ve hiç kuşkusuz haftanın en güzel filmi... Süresi hayli uzun olsa da asla sıkmıyor, macera, polisiye, aksiyon, erotizm, siyaset, ne ararsanız o var. İzlenmeli.  

 

Garip Bir Aşk Öyküsü” (Zack and Miri Make A Porno), biri kadın iki yakın arkadaş, parasızlıktan dolayı porno film çevirmeye karar verirlerse ne olur? Film, bu herkesin harcı olmayan işi, aşka ve gülmeceye çevirmeyi başarıyor. Şans tanıyın derim.

 

“Tinker Bell ve Peri Kurtaran”, okul öncesi çağa ait bir çizgi film. Bu bir video, sinema filmi filan değil, az sayıda kopyayla dünyada neredeyse sadece Türkiye’de gösterime giriyor. Çünkü bu bir reklam kampanyası, birkaç hafta içinde DVD’si çıkmış olur, demedi demeyin.

0
0
0
Yorum Yaz