14 05 2010

“Recm” denilen insanlık suçuna dair...

 

 

ALPER TURGUT

 

Süreyya’yı “günahkâr” ilan ettiler, çaresiz ve savunmasızdı. Önce çarşafını çıkarttılar, saçları, güneşin altında belki ilk kez özgürdü. Sonra kazdıkları çukura gömdüler onu, beline dek. Oğulları, kocası, babası, köyün muhtarı ve mollası, evet, onlar attılar ilk taşı... “Soraya’yı Taşlamak” (The Stoning Of Soraya M.), İran’daki gerçek bir yaşanmışlığa dayanıyor, bu film, insanım diyen herkesi derinden yaralayacak. Elbette çarpacak, burkacak ve içinizi yakacak. “Recm” adlı vahşet ve utanç, Ortadoğu’da hala sürüyor. Sorun, Kuran’da değil, sorun, kadını hor gören, cahil, yobaz bir sistem kuranlarda. Bunu tanrı adına yaptıklarını sananlardan daha tehlikelisi ise, her şeyi “şeriat” kılıfına uydurup, vicdansızlık ve acımasızlık ile kalabalıkları yönlendirmekten keyif alanlardır. Ve susmak onaylamaktır. Zaten haksızlığa karşı isyan edemeyen, çoktan insanlığını da yitirmemiş midir?   

 

Sorayı’yı Taşlamak, Humeyni rejiminin gadrine uğrayanlardan gazeteci ve savaş muhabiri Freidoune Sahebjam’ın 1994’te ilk baskısını yapan aynı adlı kitabından uyarlandı. Sahebjam, filmi göremedi, o, çekim sırasında 75 yaşında hayatını kaybetti. Yapımın yönetmenlik koltuğunda, İran asıllı Cyrus Nowrasteh oturuyor. Filmin başrollerinde Mel Gibson’ın hayli ses getiren yapıtı “Tutku – Hz. İsa’nın Çilesi”nde İsa peygamberi canlandıran Jim Caviezel ile Shohreh Aghdashloo, Mozhan Marno ve Navid Negahban var. “Monte Cristo Kontu” filmiyle de hatırladığımız aktör Caviezel, Soraya’yı Taşlamak için şunları söylüyor; “Hikâyeyi duyduğum anda bu filmin içinde olmak istedim. Birisi bana Auschwitz'deki duygusuzluğun 20.Yüzyılın en büyük günahı olduğunu söylemişti, bence bu da 21.Yüzyılın en büyük günahı.”

 

SÜREYYA ARTIK SESSİZ BİR ÇIĞLIKTIR

 

 

 

 

Öncelikle Soraya’yı Taşlamak, mutlaka izlenilmesi gereken bir film. Özellikle recm sahnesi, kesinlikle sinema tarihinde kendine bir yer edinecektir. Ancak filmin asıl gücü, kendinde değil kaynağında yatıyor. Soraya’nın (Süreyya) sessiz çığlığını, ta yüreğinizden duyabilmek, biricik amaç, işte tam olarak budur. Film için yaş sınırı konuldu, ülkemiz sinemalarında yalnızca 18 yaşından büyükler izleyebilecek. Unutmadan, Irak’ı demokrasi götürmek bahanesiyle işgal eden, “yeşil kuşak” projesiyle Afganistan’ın başına Taliban’ı saran ABD, niye büyük bir petrol aşkı yaşadığı Suudi Arabistan ile ilgili “recm” filmi yapmaz da, “şer ekseni” diye tutturduğu İran’ı beyazperdeye taşır. Kim bilir, belki de batının insan hakları konusundaki samimiyeti, Ruanda’daki soykırımı ateşlemeleri ve devamında üç maymunu oynamaları kadar gerçektir. Ve şeytan her zaman ayrıntılarda gizlidir. İran Büyükelçiliği de, bizim Dışişleri Bakanlığı’na başvurarak “ilişkilere zarar vermemek adına” filmin gösterime girmemesini istemiş. Aşağı tükürsen... 

 

 

ÇOCUK TACİZCİSİ “MOLLA” OLURSA

 

 

 

 

Yıl 1986, yer İran Kupayeh... Soraya Manutchehri, henüz 13 yaşındayken evlendirilmiştir. Artık dört çocuk annesi bir kadındır, kendisine “zahmetsiz eş” der, ancak zalim kocası Ali, 14 yaşındaki genç bir kıza göz koyar ve Soraya’yı hayatından çıkartmak ister. Ali, oğullarını annelerine karşı kışkırttığı yetmiyormuş gibi, Soraya ve kızlarının bakımını da üstlenmeyi düşünmüyordur. Erkek olmanın ayrıcalığı vardır, karını sadakatsizlikle suçlayabilirsin, hem canını alırsın, hem de nafaka ödemekten kurtulursun. Üstelik şah döneminde çocuk tacizinden cezaevine düşmüş bir adam, Humeyni rejiminde molla olursa, Soraya’yı ölümüne taşlanmaktan kim kurtaracaktır? “Vurun Kahpeye”, gidin cennete... Vah size insan diyene...

 

Cumhuriyet Gazetesi

393
0
0
Yorum Yaz