28 05 2010

Pus’tan hikâye dahi görünmüyor

 

 

ALPER TURGUT

 

Kentin varoşlarını fon edinmiş bir iletişimsizlik öyküsü daha... “Pus”un farkı, bir masal havasına meyletmiş olmasında, kuşkusuz kaotik, karanlık ve deliliğe de odaklı... Varoşun toza çamura, ise pise bulanmış yalnızlığına, az diyalog, ağır tempo, neredeyse dona kalmış sahneler eşlik ediyor. Kısaca Pus’un hazmı zor, her izleyiciye göre değil, asla.

 

Elbette, sinemada gülmek, ağlamak, korkmak kadar sıkılmak da var. Kimsenin buna herhangi bir itirazı da yok. Gişeyi es geçin, sinema büyük bir sanattır, tüm renklere ve bağımsız ruha ihtiyaç duyar. Benim biricik vetom, filmin kağnı muadili olmasına değil, anlamsızlığa doğru yuvarlanmasına yönelik. Pus’un senaryosundan sızan bariz tuhaflık (hadi olmamışlık demeyelim), ister istemez hem metni gömüyor, hem de karakterlerin altını boşaltıyor. Bu, öncelikle inandırıcılık eksenini sarsıyor. Özetle; Pus, anlatmak istediği her neyse bunu beceremiyor. Keşke film, gerçekliğin altında ezileceğine, gerçeküstüne savrulup seyirciyi yakalamayı deneseydi. 

 

Pus, ilk kez Adana ‘Altın Koza’ Film Festivali’nde gösterilmişti, üzerinden neredeyse bir yıl geçti ve nihayet sadece beş kopyayla da olsa vizyona giriyor. Berlin Film Festivali’nde yenilikçi sinemanın sergilendiği Forum Bölümü’ne seçilen Pus’u, Tayfun Pirselimoğlu yazdı ve yönetti. Senarist ve roman yazarı Pirselimoğlu, ilk uzun metrajlı filmi “Hiçbiryerde”nin ardından “Rıza” ile başlayan üçlemeye girişti. Pus, üçlemenin ikinci durağı, sacayağı çekimleri henüz biten “Saç” ile tamamlanacak. Filmin görüntü yönetmenliğini Ercan Özkan, sanat yönetmenliğini de Natali Yeres üstlendi. Ses, Fatih Aydoğdu’ya emanet... Pus’un başrolünü Ruhi Sarı sırtlıyor. Sarı, gerçekten iyi oynuyor ama karakterin geçmişinde yatan belirsizlik, zihin bulandırıyor, kafa kurcalıyor. Filmin diğer belli başlı rollerinde ise Nurcan Ülger, Mehmet Avcı, Bahar Yanılmaz, Birol Engeler ve Serkan Keskin var. Filmin hakkını tam olarak yemeyelim, hayli sağlam bir atmosfer yakalamış. Ah bir de şu ketumluğunu terk edebilseydi.

 

Anti-kahramanımız Reşat, İstanbul Altınşehir’de oturur, kaçak-korsan-kopya DVD işinde çalışır. O, takıntılı, huysuz, huzursuz bir adamdır, birlikte yaşadığı yaşlı annesi dışında kimi kimsesi yoktur. Semtin gençleriyle kaynaşamaz, Reşat, insani ilişkileri en aza indirgemiştir. Arada küçük hırsızlıklar yapar, komşu kıza ilgi duyar ama ona bir türlü açılamaz. Anlaşılacağı üzerine Reşat, bir tür robottur, tüm duygularından da muaftır. Sonra Reşat, patronunun karanlık işlere bulaşmış arkadaşı olan Celal’in paketini çalar. Paketten tabancayla bir fotoğraf çıkar. Ve Reşat’ın tükenmek bilmeyen merakı, onu mezbahada çalışan Emin’in yaşadığı gecekonduya itekler. Emin, askerlik arkadaşı Celal’den, tekstil atölyesinde çalışan karısı Türkan’ı öldürmesini istemiştir. O, kapısına gelen Reşat’ı, Celal’in gönderdiği bir kiralık katil sanır. Reşat ile Emin arasında iletişimsizlikten doğan garip bir yoldaşlık başlar. Birlikte amaçsızca dolaşırlar, cinayeti öteleyip dururlar. Sonra kareye, kadere boyun eğmiş, umutsuz, mutsuz ama yine de ayakta kalmış bir kadın olan Türkan girer. Artık en zifiri karanlığa yöneliş zamanı gelmiştir. 

 

Cumhuriyet Gazetesi

44
0
0
Yorum Yaz