
Altın Portakal’da ‘Sinema Emek Ödülü’ ile onurlandırılan emektar set işçisi Halil Dede, set çalışanlarını yoktan var edenler olarak tanımlıyor. Eskiden yoğun bir dayanışma duygusuyla birbirlerinin yardımına koştuklarını söyleyen Dede, “Bugün ise TV dizilerindeki gayriinsanî çalışma temposu nedeniyle arkadaşlarımızın durumu perişan” diyor ve ekliyor; “Artık sosyal güvence ve çalışma saatlerinin düzenlenmesi için harekete geçmenin zamanı gelmiştir. Herkesi örgütlenmeye çağırıyorum.”
ALPER TURGUT
Tam 41 yıl ve 300'ü aşkın film... Evet, rengârenk bir yaşam öyküsü var 63 yaşındaki Halil Dede'nin... O, Sinema Emekçileri Sendikası'nın (SİNE-SEN) 7 numaralı kurucu üyesi ve Yeşilçam'ın unutulmaz set amiri... 46. Uluslararası Antalya 'Altın Portakal' Film Festivali, sinemamızın isimsiz kahramanı Dede'yi, unutmadı ve 'Sinema Emek Ödülü' ile onurlandırdı. Dede, daha önce yine Altın Portakal'dan Yavuz Özkan’ın “Maden” (1978) filmiyle En İyi Set İşçisi ödülünü kazanmıştı.
Sinema sevgisini yedeğine alıp Yeşilçam setlerinden yola çıkan ve büyük bir özveriyle günümüze ulaşan ve hatta yarınları dahi planlayan bir adam. Türk Sineması’nın asıl yükünü çeken set işçilerinin piri olan Halil Dede, zaten ödülünü de onlar adına aldı. Ömer Lütfi Akad, Yılmaz Güney, Atıf Yılmaz, Ertem Eğilmez, Halit Refiğ, Memduh Ün, Şerif Gören, Yavuz Özkan, Erden Kıral... Neredeyse çalışmadığı yönetmen kalmayan Dede, günü gelmiş Kadir İnanır'ın dublörü olmuş ve günü gelmiş Kemal Sunal'ın beyazperde ile flörtüne aracılık etmiş.
—Halil Dede kimdir?
Giresun'un Görele ilçesine bağlı deniz kıyısındaki Çavuş Köyü'nde doğdum. Aslen 7 kardeştik, biri erken vefat etti. Benim ikizim ise kız. Balıkçı köyünde geçti çocukluğumuz, ilkokulu ise hastalandığım için 11 yılda bitirebildim. Babam 96 yaşındayken vefat etti, hiç hasta olmadan ve muhtaç duruma düşmeden gitti. Ben de öyle yaşamayı, yaşlanmayı düşlüyorum.
— İstanbul’a ne zaman göç ettiniz?
Babam karayollarında çalışıyordu, işçilere çavuşluk yapıyordu. 1963 yılında İstanbul'a taşındık. Önce gaz ocağında çalıştım, ardından da elektrikçilik ve kunduracılık yaptım. Kadın ayakkabıları üzerine ustalaştım. Dansöz kadınlar hep bana gelirdi, hem işimde iyiydim hem de çok yakışıklı bir çocuktum. Top oynuyordum, sırım gibi delikanlıydım.
—Peki, sinemaya nasıl geçiş yaptınız?
Set görevlisi arkadaş hastalanınca, biraz da şans eseri kendimi kamera arkası ekibi içerisinde buldum. Film seti, Kasımpaşa'da idi ve ilk işim de bez panoları (o yıllarda sunta kullanılmıyormuş) boyamaktı. Sırasıyla “Urfa İstanbul”, “Bataklı Damın Kızı Aysel” ve “Sazlı Damın Kahpesi” filmlerinde görev aldım. Ayda 100 lira kazanıyordum ve bu benim için iyi bir paraydı. Askerlik dönüşü artık asla film setlerinden kopamayacağımı anladım. Ertem Eğilmez'in Hülya Koçyiğit ile Kartal Tibet'in başrollerini üstlendiği filmi “Senede Bir Gün” ile başladım, “Yol”, “Endişe”, “Kambur”, “Salako”, “Manisa Tarzanı” derken bugünlere geldim.
—Tüm “Hababam Sınıfı” filmlerinde yer almışsınız.
Sadece yedi Hababam Sınıfı'nda değil, yedi Tarkan ve yedi Karaoğlan filminde de çalıştım. Adile (Naşit) Abla ise hepimizin anası gibiydi, çok iyiliğini gördüm. İşte o yıllarda set amirliğine terfi ettim.
—Zamanın ünlü oyuncularını bir de sizden dinleyelim.
Setlerin afacanı Ayşecik (Zeynep Değirmencioğlu) idi. Erol Taş ve Hayati Hamzaoğlu, dünya iyisi insanlardı. Coşkun Göğen'e (nam-ı diğer Tecavüzcü Coşkun) ise tüm kadın oyuncular hayrandı. Göksel Arsoy, hem yakışıklı hem de kaprisli bir adamdı. Tüm set onun telefon trafiği yüzünden beklerdi. Türkan Şoray bana, ben de ona âşıktım. Hatta Atıf Yılmaz'ın “Cemo'' (1972) filminin setinde Şoray'ın attan düşmesini engelleyemediği için Fikret Hakan'ı asla affetmedim. Şerif Gören'in 'Tomruk' filmindeki meşhur sal sahnesinde, Kadir İnanır'ın dublörü oldum.
—Kemal Sunal'ın sinemaya girişine vesile olduğunuz doğru mu?
Ertem Eğilmez, ''Tatlı Dillim''i (1972) çekiyordu, Unkapanı Küçükpazar'daki bir kahvede Kemal Sunal ile karşılaştım. Rahmetli etrafındakilere kahkahalar attırıyordu. Hemen Ertem Ağabey'in yanına koştum ve durumu anlattım. Kemal Sunal'ı görmek istedi. Aldım sete getirdim, Ertem Eğilmez, daha kapıdan girer girmez, ondaki ışığı hemen fark etti. Kemal Sunal, her görüşmemizde 'beni sen aktör yaptın' derdi.
—Seks filmleri furyası döneminde çalıştınız mı?
Asla. Hatta altı veya yedi ay boyunca boşta kaldım. Zaten zengin olmak gibi bir derdim hiç olmadı. Tarlabaşı'nda bir evim, emekli maaşım ve hala çalışacak enerjim var.
—Sette çalışan bir insanın sosyal hayatı da pek yoktur, katılır mısınız?
Örnek vermem gerekirse çok çalıştığım için evliliğim sona erdi. Eski karımla evlenme hikâyemiz de ilginçtir. Samsun'da film çekiyorduk, dünya güzeli bir Çingene kızı gördüm ve görür görmez aşık oldum. Kız istemeye Orhan Gencebay ile gittik vermeselerdi, kaçırmayı da göze almıştım. Evliliğimden kızım Vuslat (27) dünyaya geldi. Ben ilkokuldan sonra okuyamadım ancak Vuslat'ı okuttum. Seneye üniversitenin restorasyon bölümünden mezun olacak.
—Son çalıştığınız film hangisiydi ve yeni bir projeniz var mı?
Kadir İnanır'ın başrolünde olduğu “Son Cellat”da görev aldım. Arada klipler ve reklam filmlerinde çalıştım. Ay sonunda Makedon bir ekip Türkiye'ye gelecek, bir projeleri var, hep birlikte hayata geçireceğiz.
—Eski ile yeniyi karşılaştırırsanız.
Set çalışanı üretken ve yoktan var edendir. Aklınıza gelebilecek her işe onlar koşturur. Eskiden yardımlaşma ve dayanışma had safhadaydı. Çünkü film setleri, ekip ruhundan beslenirler. Bugün TV dizilerindeki çalışma temposu nedeniyle set işçilerinin hali perişan. Geçen yıl iki arkadaşımızı yitirdik ve bu acı olay, sektör çalışanlarının silkinip kendilerine gelmelerine vesile oldu. Derneğimizin üyesi sayısı ise bin küsura yükseldi. Artık sosyal güvence ve çalışma saatlerinin düzenlenmesi için harekete geçmenin tam zamanı...
Cumhuriyet Hafta Sonu eki / 24 Ekim 2009