alper turgut ALPER TURGUT'UN SİNEMA YAZILARI... - Blogcu




« Önceki | Sonraki »

30/10/2009

ARKA PENCERE YAYINDA!

13068 182861512496 181483947496 2772851 3983066 N


Son 20 yılda sinema üzerine kalem oynatmış beş film eleştirmeni, yazılı sinema kültürünü, film eleştirisini bir ‘tık’ öteye taşımak için bir arada: Cem Altınsaray, Tunca Arslan, Burak Göral, Murat Özer ve Burçin S. Yalçın. Bu beş isim, sinema tutkunu görsel yönetmen Bilgehan Aras ve sinema yazarlığını gönülden uğraş edinmiş Kerem Sanatel, Kemal Ekin Aysel gibi meslektaşlarının da katkısıyla, yeni bir sinema dergisi için kolları sıvadılar. Hitchcock’un filmleriyle yapmayı vaat ettiği bir şeyi, yazılarıyla yapmak istiyorlar; seyirciye/okura ‘pasta dilimleri’ sunmak. Çokça Hitchcock’tan ve Hitchcock filmlerinden ilham alarak hazırladıkları dergiye, ustanın sinemanın özünü, ruhunu belki de en iyi anlatan filmi
Arka Pencere ismini uygun buldular. Dijital yayıncılık çağında, haftada bir güncellenecek, online bir yayın Arka Pencere. Ülkemizde gösterime giren her yeni filmin ve DVD piyasasına çıkan tüm yapımların eleştirilerini okuyabileceğiniz iddialı bir kaynak. Köşe ve dosyalarla desteklenmiş bir film kültürü dergisi. Çağdaş tasarımı ve kullanıcı dostu arayüzü ile içerik kadar biçime de önem veren bir oluşum. Her şeyin geriye gittiği bir ortamda ileriye doğru atılmış bir adım. Sinema seyircisinin/okurunun çoktan hak ettiği böylesi bir hizmete kayıtsız kalmayacağı inancı ve dileğiyle...

 

www.arkapencere.com

24/10/2009

Kosmos’tan Bornova’ya

Kosmos (2) Cr


ALPER TURGUT


Bir festival daha bitti ve Altın Portakal ödülleri dağıtıldı. Dilerseniz; önce kazananlara bir göz atalım ardından da geçen hafta yazacağımızı ilan ettiğimiz filmlere kısaca bir değinelim.


Şahsi fikrim, en iyi erkek oyuncu ödülünün yanlış kişiye gittiği yönünde... Bence kazanan, “Uzak İhtimal” filminde yılın performansına imza atan Nadir Sarıbacak olmalıydı. Jüri üyeleri, Sarıbacak’ı daha önce birçok ödül kazandığı gerekçesiyle es geçmişlerse büyük bir hata yapmışlar. Eğer film yarışan adaylar arasındaysa kuruntuya ne gerek var, cesurca gerçeğin hakkını ver. Kusura bakmasın, Altın Portakal’ı kapan Öner Erkan’ın adı benim listemde beşinci sıradaydı (örneğin Bornova Bornova’da birlikte rol aldıkları Kadir Çermik’in ismi daha üsteydi).


Festivalin en şanslısı ise en iyi kadın oyuncu ödülünü kapan Nergis Öztürk’tü. İnanılır gibi değil ancak neredeyse rakibi yoktu. Evet, sinemamız erkek senaristlerin egemenliğinde... Dolayısıyla kadın rollerini de onlar yazdığı için aksi bir sonuç zaten düşünülemezdi. Tüm kadın yazarlara çağrımızdır, beyazperde çok uzun zamandır sizlerin yazacağı dişi karakterleri bekliyor.


En iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü kazanan Damla Sönmez, uzak ara en uygun tercihti. Jüri, bu kez isabet kaydetti. En iyi yardımcı erkek ödülünü üst üste ikinci kez kucaklayan Volga Sorgu, benim çok sevdiğim bir kardeşim. Öyle yetenekli bir adam ki, benzer bir rolle ve hatta daha da karikatürize edilmiş bir karakterle bile ipi göğüslemesini biliyor. Onu, farklı rollerde görmek en büyük temennimiz. Onur Ünlü’nün senaryo ödülü belki tartışılabilir ama Reha Erdem’in aldığı yönetmenlik ödülü, anasının ak sütü gibi helaldir. En iyi film ödülünü bölüşen Kosmos ve Bornova Bornova... Bence Kosmos, birkaç gömlek fazla gelir diğerine...    


Hazır Kosmos’tan bahsetmişken devam edelim. Reha Erdem’in Antalya’da geçen yıl yarıştığı filmi “Hayat Var”ı (tam tekmil rahatsız edici) daha çok sevmiştim. Ancak dini ritüellerden beslenen ve menşei yurtdışı olan birçok filmden esinlenen Kosmos, hiç şüphesiz bu senenin ağır topuydu. Filmin başrollerinde görece bir kimya tutturan Sermet Yeşil ve Türkü Turan var. Görüntü yönetmeni Florent Herry ise, şiirsel çalışmasının karşılığını festivalden alabildi. Hem hayat veren hem de can alan üstelik de hırsız ve kısmen meczup... Anti-kahraman Kosmos'un tarifi kısaca bu... Sınır kentine yolu düşen Kosmos, önce güzeller güzeli Neptün’ü bulur, ardından da yarattığı mucizeler vasıtasıyla belayı. Sosyal göndermeler, psikolojik çözümlemeler, görüntü, ses ve dahası... Kosmos’u gönül rahatlığıyla mutlak izlenilecekler listenizin en başına yazın.


Sizleri bilemem ancak “Min Dit”i (Ben Gördüm) benim için ilgi çekici kılan şey, yıllardır tanıdığım eski meslektaşım Evrim Alataş’ın filmin hikâyesini yazmış olmasıydı. Faili meçhul cinayetleri, yargısız infazları, Cumartesi Anneleri’ni takip eden ve haberleştiren bir gazeteciyseniz, çoğu insanın abartılı bulduğu filmin öyküsü, size gayet normal gelir ve asla şaşırmazsınız.
Berlin Film Akademisi çıkışlı Miraz Bezar yönettiği, Fatih Akın’ın destek attığı, çocuk oyuncuların devleştiği, JİTEM üyesini canlandıran Hakan Karsak’ın ise büyülediği Min Dit, önyargılardan arınıldığı an, değeri daha da artacak bir seyirlik... İnsanları rahatsız eden tek bir kelimeyi çıkartırsanız, inanıyorum ki; büyük çoğunluk, bu filme yönelik temel itirazından da vazgeçecek. Min Dit’in finalindeki şiddete karşı duruşu, Diyarbakır’ın yoksul ve tekinsiz sokaklarını, müziklerini, senaryosunu ve tüm maddi yoksunluklara karşın filmin her karesinden taşan özveriyi sevdim. Ve her şeyden önemlisi; Min Dit, “İki Dil Bir Bavul” ve “5 No’lu Cezaevi”ni baz alırsak, Antalya’nın politik yapımlara onay verdiğini büyük bir memnuniyetle dile getirebiliriz. 


Antalya’da hemen herkes, ilk kez bir dönem filmi çeken Zeki Demirkubuz’a odaklanmıştı. Ve “Kıskanmak” assolist edasıyla son sırada sahne aldı. Lakin sersemletici ve cezp edici etkisi olan bir prodüksiyon beklerken, kendi adıma TV filmi formatını aşamayan vasat bir seyirlik ile karşı karşıya kaldım. Kıskanmak’ın gerçekten herhangi bir albenisi yok, haliyle ön plana çıkacak bir atraksiyondan muaf. Seyirciye basın açıklaması yapar gibi tüm olanı biteni anlatmasını ise resmen yadırgadım. Merak unsuru bu şekilde öldürülünce, keyifte kaçıp gidiveriyor. Üstüne üstlük öyle ahım şahım bir oyunculuk da (makyajla çirkinleştirilen Nergis Öztürk dışında) göremedim. Uzun lafın kısası; Kıskanmak, festivalin en büyük hayal kırıklığı idi...   


Kutluğ Ataman’ın “Aya Seyahat”inin, siyaseten taraf tutan, muzip, ilginç ve deneysel bir film olduğunu söyleyebiliriz. Köy Enstitüleri’nin hakkında saydırılan bölüm nedeniyle, zaten birçok sessiz ama öfkeli seyirci salonu terk etti. Tepki duyabilirsiniz, beğenip göklere de çıkartabilirsiniz. Bu elbette seyircinin seçimi, saygı duymak gerekir. Ama benim anlamadığım şu; kurmaca ile beslenen, belgesel ile süslenen böylesi deneysel bir yapım, ulusal uzun metrajda neden yarıştırılır?  


Emre Şahin’in ilk göz ağrısı “40”
ile sanata meyilli festival filmleri arasında ciddi bir uçurum bulunuyor. En başta öyküsü inandırıcı (kesinkes) değil. Bunun dışında iki başkarakter, rollerine cuk otururken diğerleri havada kalakalmış. Katmerli bir aksiyona dalayım derken, ABD orijinli ikinci sınıf macera filmlerine dönüşebileceği göz ardı edilivermiş. Son dönemde çekilen kesişme odaklı filmleri bir bir anlatmak, gökteki yıldızları saymakla eşdeğer. Hal böyleyken güzelim “Paramparça Aşklar ve Köpekler” filmi, tüm bu başarısız denemelerin ortasında, yönümüzü bulduran Kutup Yıldız’ı oluyor. 


Cumhuriyet Hafta Sonu / 24 Ekim 2009

24/10/2009

Setler ekip ruhundan beslenir

Dscn2312



Altın Portakal’da ‘Sinema Emek Ödülü’ ile onurlandırılan emektar set işçisi Halil Dede, set çalışanlarını yoktan var edenler olarak tanımlıyor. Eskiden yoğun bir dayanışma duygusuyla birbirlerinin yardımına koştuklarını söyleyen Dede, “Bugün ise TV dizilerindeki gayriinsanî çalışma temposu nedeniyle arkadaşlarımızın durumu perişan” diyor ve ekliyor; “Artık sosyal güvence ve çalışma saatlerinin düzenlenmesi için harekete geçmenin zamanı gelmiştir. Herkesi örgütlenmeye çağırıyorum.”

 

ALPER TURGUT

 

Tam 41 yıl ve 300'ü aşkın film... Evet, rengârenk bir yaşam öyküsü var 63 yaşındaki Halil Dede'nin... O, Sinema Emekçileri Sendikası'nın (SİNE-SEN) 7 numaralı kurucu üyesi ve Yeşilçam'ın unutulmaz set amiri... 46. Uluslararası Antalya 'Altın Portakal' Film Festivali, sinemamızın isimsiz kahramanı Dede'yi, unutmadı ve 'Sinema Emek Ödülü' ile onurlandırdı. Dede, daha önce yine Altın Portakal'dan Yavuz Özkan’ın “Maden” (1978) filmiyle En İyi Set İşçisi ödülünü kazanmıştı.

 

Sinema sevgisini yedeğine alıp Yeşilçam setlerinden yola çıkan ve büyük bir özveriyle günümüze ulaşan ve hatta yarınları dahi planlayan bir adam. Türk Sineması’nın asıl yükünü çeken set işçilerinin piri olan Halil Dede, zaten ödülünü de onlar adına aldı. Ömer Lütfi Akad, Yılmaz Güney, Atıf Yılmaz, Ertem Eğilmez, Halit Refiğ, Memduh Ün, Şerif Gören, Yavuz Özkan, Erden Kıral... Neredeyse çalışmadığı yönetmen kalmayan Dede, günü gelmiş Kadir İnanır'ın dublörü olmuş ve günü gelmiş Kemal Sunal'ın beyazperde ile flörtüne aracılık etmiş.

 

—Halil Dede kimdir?

 

Giresun'un Görele ilçesine bağlı deniz kıyısındaki Çavuş Köyü'nde doğdum. Aslen 7 kardeştik, biri erken vefat etti. Benim ikizim ise kız. Balıkçı köyünde geçti çocukluğumuz, ilkokulu ise hastalandığım için 11 yılda bitirebildim. Babam 96 yaşındayken vefat etti, hiç hasta olmadan ve muhtaç duruma düşmeden gitti. Ben de öyle yaşamayı, yaşlanmayı düşlüyorum.

 

— İstanbul’a ne zaman göç ettiniz? 

 

Babam karayollarında çalışıyordu, işçilere çavuşluk yapıyordu. 1963 yılında İstanbul'a taşındık. Önce gaz ocağında çalıştım, ardından da elektrikçilik ve kunduracılık yaptım. Kadın ayakkabıları üzerine ustalaştım. Dansöz kadınlar hep bana gelirdi, hem işimde iyiydim hem de çok yakışıklı bir çocuktum. Top oynuyordum, sırım gibi delikanlıydım.

 

—Peki, sinemaya nasıl geçiş yaptınız?

 

Set görevlisi arkadaş hastalanınca, biraz da şans eseri kendimi kamera arkası ekibi içerisinde buldum. Film seti, Kasımpaşa'da idi ve ilk işim de bez panoları (o yıllarda sunta kullanılmıyormuş) boyamaktı. Sırasıyla “Urfa İstanbul”, “Bataklı Damın Kızı Aysel” ve “Sazlı Damın Kahpesi” filmlerinde görev aldım. Ayda 100 lira kazanıyordum ve bu benim için iyi bir paraydı. Askerlik dönüşü artık asla film setlerinden kopamayacağımı anladım. Ertem Eğilmez'in Hülya Koçyiğit ile Kartal Tibet'in başrollerini üstlendiği filmi “Senede Bir Gün” ile başladım, “Yol”, “Endişe”, “Kambur”, “Salako”, “Manisa Tarzanı” derken bugünlere geldim.

 

—Tüm “Hababam Sınıfı” filmlerinde yer almışsınız.

 

Sadece yedi Hababam Sınıfı'nda değil, yedi Tarkan ve yedi Karaoğlan filminde de çalıştım. Adile (Naşit) Abla ise hepimizin anası gibiydi, çok iyiliğini gördüm. İşte o yıllarda set amirliğine terfi ettim.

 

—Zamanın ünlü oyuncularını bir de sizden dinleyelim.

 

Setlerin afacanı Ayşecik (Zeynep Değirmencioğlu) idi. Erol Taş ve Hayati Hamzaoğlu, dünya iyisi insanlardı. Coşkun Göğen'e (nam-ı diğer Tecavüzcü Coşkun) ise tüm kadın oyuncular hayrandı. Göksel Arsoy, hem yakışıklı hem de kaprisli bir adamdı. Tüm set onun telefon trafiği yüzünden beklerdi. Türkan Şoray bana, ben de ona âşıktım. Hatta Atıf Yılmaz'ın “Cemo'' (1972) filminin setinde Şoray'ın attan düşmesini engelleyemediği için Fikret Hakan'ı asla affetmedim. Şerif Gören'in 'Tomruk' filmindeki meşhur sal sahnesinde, Kadir İnanır'ın dublörü oldum. 

 

—Kemal Sunal'ın sinemaya girişine vesile olduğunuz doğru mu?

 

Ertem Eğilmez, ''Tatlı Dillim''i (1972) çekiyordu, Unkapanı Küçükpazar'daki bir kahvede Kemal Sunal ile karşılaştım. Rahmetli etrafındakilere kahkahalar attırıyordu. Hemen Ertem Ağabey'in yanına koştum ve durumu anlattım. Kemal Sunal'ı görmek istedi. Aldım sete getirdim, Ertem Eğilmez, daha kapıdan girer girmez, ondaki ışığı hemen fark etti. Kemal Sunal, her görüşmemizde 'beni sen aktör yaptın' derdi. 

 

—Seks filmleri furyası döneminde çalıştınız mı?

 

Asla. Hatta altı veya yedi ay boyunca boşta kaldım. Zaten zengin olmak gibi bir derdim hiç olmadı. Tarlabaşı'nda bir evim, emekli maaşım ve hala çalışacak enerjim var.

 

—Sette çalışan bir insanın sosyal hayatı da pek yoktur, katılır mısınız?

 

Örnek vermem gerekirse çok çalıştığım için evliliğim sona erdi. Eski karımla evlenme hikâyemiz de ilginçtir. Samsun'da film çekiyorduk, dünya güzeli bir Çingene kızı gördüm ve görür görmez aşık oldum. Kız istemeye Orhan Gencebay ile gittik vermeselerdi, kaçırmayı da göze almıştım. Evliliğimden kızım Vuslat (27) dünyaya geldi. Ben ilkokuldan sonra okuyamadım ancak Vuslat'ı okuttum. Seneye üniversitenin restorasyon bölümünden mezun olacak.

 

—Son çalıştığınız film hangisiydi ve yeni bir projeniz var mı?

 

Kadir İnanır'ın başrolünde olduğu “Son Cellat”da görev aldım. Arada klipler ve reklam filmlerinde çalıştım. Ay sonunda Makedon bir ekip Türkiye'ye gelecek, bir projeleri var, hep birlikte hayata geçireceğiz.

 

—Eski ile yeniyi karşılaştırırsanız.

 

Set çalışanı üretken ve yoktan var edendir. Aklınıza gelebilecek her işe onlar koşturur. Eskiden yardımlaşma ve dayanışma had safhadaydı. Çünkü film setleri, ekip ruhundan beslenirler. Bugün TV dizilerindeki çalışma temposu nedeniyle set işçilerinin hali perişan. Geçen yıl iki arkadaşımızı yitirdik ve bu acı olay, sektör çalışanlarının silkinip kendilerine gelmelerine vesile oldu. Derneğimizin üyesi sayısı ise bin küsura yükseldi. Artık sosyal güvence ve çalışma saatlerinin düzenlenmesi için harekete geçmenin tam zamanı...

 

Cumhuriyet Hafta Sonu eki / 24 Ekim 2009

23/10/2009

SENDER'den "Ustalarla Buluşma" Semineri




Uğur Yücel, Zeki Demirkubuz, Çağan Irmak ve Safa Önal, kendi deneyimlerinden örneklerle anlatıyor: Senaryo neden sinemanın temelidir? Senaryoya hangi açılardan bakılabilir?

 

Senaryo Yazarları Derneği’nin SENARYO İSTANBUL ATÖLYESİ kapsamında iki yıl önce başlattığı ve büyük ilgi gören “Ustalarla Buluşma” seminerleri 8 Kasım 2009 ’da başlıyor.

 

Her yıl olduğu gibi bu yıl da hiçbir kurumun bir araya getirmeyi başaramadığı çok önemli isimler, farklı açılardan senaryonun sinema sanatındaki temel önemini anlatacak; yapısal özelliklerini, ilke ve kurallarını inceleyecekler.

 

Usta oyuncu, yönetmen ve senaryo yazarı Uğur Yücel’in senaryoya baktığı pencere “bir karakter yaratmak”...

 

Filme çekilmiş üçyüzün üzerinde senaryosu olan bir usta, Safa Önal, sinema sanatının en önemli hazinelerinden biri olan edebiyatın, senaryo yazımına ve yazarına katkılarını anlatacak.

 

Özgün ve önemli dizilerle, sinema filmlerinin senaryo yazarı ve yönetmeni olarak iyi tanıdığımız Çağan Irmak’ın seminer konusu “sinema ve dizi senaryosu arasındaki farklar.”

 

Ülkemizde auteur sinemasının özgün ve öncü isimlerinden Zeki Demirkubuz ise, kendi başarısının arkasındaki senaristi anlatacak.

 

Avrupa Senaryo Yazarları Federasyonu üyesi olan SENDER, yönetmen, senarist, yapımcı ve oyuncu gözüyle senaryo ve sinema ilişkisinin incelendiği seminerlerde, senaryo yazım kalitesinin yükseltilmesi, genç yazarların ve yazar adaylarının usta yazarlarla buluşturularak deney ve bilgi paylaşımının sağlanmasını amaçlıyor.

 

Her yıl olduğu gibi bu yıl da İstiklal Caddesi’nde Yeşilçam Sineması’nda gerçekleşecek olan programın Küratörlüğünü bu sene Turgut Yasalar ile Emine Algan yapıyor. Program, önceden kayıt yaptırmak koşulu ile sinemayı seven ve ilgilenen herkese açık.

 

Öte yandan SENDER’in dört yıl önce başlattığı ve bir çok genç yazarı sektöre kazandıran Temel Tasarım Atölyelerine de kayıtlar devam ediyor.

 

Bütün çalışmalar için gerekli bilgi ve ayrıntılara SENDER’in web sitesinden (www.senaryo.org.tr) ulaşabilir ya da 0 212 244 21 22 no’lu telefonu arayabilirsiniz.

17/10/2009

Hollywood’dan Yeşilçam’a




ALPER TURGUT


AKP, yerel seçimlerde çok önemsediği Antalya’yı CHP’ye kaptırınca, Türk Sineması’nın gözbebeği olan Altın Portakal’a giden maddi kaynak da bir anda kesiverdi. Geçen sene Hollywood starlarının akınına uğrayan kent, bu yıl özüne dönerek Yeşilçam yıldızlarıyla tekrar buluştu. Pek kadir kıymet bilmeyen ve unutmayı öncelikli seçenek belleyen bizler için de sinema emekçilerimizi yeniden görmek umarım güzel, sarsıcı ve faydalı bir ders olmuştur.

 

46. Uluslararası Antalya “Altın Portakal” Film Festivali’nde yarışan yerli işi yapımları sizler için kısaca değerlendirelim. “Made in Europe” ile ilgimize mazhar olan genç yönetmen İnan Temelkuran, işsizlik temalı yeni filmi “Bornova Bornova”yla yeniden sınıfını (kendi tarzını geliştirerek) geçiyor. Bol kepçeden çene çalan sivri dilli bu film, tekrar kurgulanabilirse şayet, eminim taşlar yerine daha sıkı ve adamakıllı oturacak. Genç oyuncu Damla Sönmez’e ise ayrı bir paragraf açalım. O, mevcut konumundan çıkmak için şeytani fikirler geliştiren liseli “lolita” rolüyle harikalar yaratıyor.

 

“Polis”, “Güneşin Oğlu” ve şimdi de “Beş Şehir”... Yönetmen Onur Ünlü’nün rahatlıkla “tuhaf” kategorisine sokabileceğimiz filmini, beğenenler kadar burun kıvıranlar da olacaktır. İstanbul- Eskişehir-Afyon ekseninde gelişen Beş Şehir’in öyküsü, kadersizliğin de bu kadarına pes dedirtiyor. Filmin başrollerini Bülent Emin Yarar, Şebnem Sönmez, Beste Bereket, Ahmet Rıfat Şungar ile “Babam ve Oğlum”dan hatırladığımız çocuk oyuncu Ege Tanman paylaşıyor. Neyse film bitiyor ve akıllarda kedi kılığındaki Şebnem Sönmez ile Yusuf Hayaloğlu’nun yazıp Ahmet Kaya’nın seslendirdiği “Beni Vur” şarkısı kalıyor.

 

“Başka Dilde Aşk”ın, festivali bilemem ancak gişeden bir beklentisi olabilir. Yönetmen İlksen Başarır, bu ilk filminde, işitme engelli bir delikanlı ile çağrı merkezinde çalışan güzel bir kızın aşk adına yola çıktıkları hikayelerini resmediyor. Saadet Işıl Aksoy, Mert Fırat (gayet yüksek bir performans sergilemiş), Emre Karayel ve Lale Mansur’un başrolleri omuzladığı “Başka Dilde Aşk”, iyi başlıyor ancak sonunu getiremiyor. Sinema sadelikten beslenir. Filenizi öyle kafanıza göre öte beriyle doldurursanız, evdeki hesap doğal olarak çarşıya uymaz.


Iska geçilen bir medya eleştirisini de öyküsüne yediren “Babam Büfe”, kuşkusuz festivalin en zayıf halkalarından biri. Filmden ziyade amatörce kotarılmış bir skece benziyor. Ancak çok düşük bütçeli ve destek almamış bu film, yönetmeni Meriç Demiray’ı kesinlikle yıldırmasın. Sinema, elbette uzun bir koşu, ilk metrelerinde tökezleseniz de silkinip depara da kalkabilirsiz.

 

“Kara Köpekler Havlarken”i İstanbul Film Festivali’nde seyretmiş ve fazla beğenmemiştim. Mehmet Bahadır Er ile Ukraynalı Maryna Gorbach’ın ortaklaşa yönettikleri film, bir varoş hikayesinden (son dönemlerin yeni modası) demini alıyor. Tutunamayan insanlar, mafyavari yöntemler ve karikatürize tipler. Cemal Toktaş, Volga Sorgu ve Erkan Can’ın başrolleri üstlendiği film, kim bilir, belki de sizlerin ilgisini çekebilir.

 

Yarışan diğer adaylardan “Gölgesizler”, “Deli Deli Olma”, “İki Dil Bir Bavul”, “Usta” ve “Uzak İhtimal”i ise daha önce yazmıştım. Haftaya da “Kıskanmak”, “Kosmos”, “Aya Seyahat”, “Ben Gördüm”, “İlkbahar Sonbahar” ve “40”ı masaya yatırırız.

 

ZAFER ÇOCUKLARI

 

“Zafer Çocukları” (Szabadsag, Szerelem), önce Antalya’da gösterildi, dün de Türkiye genelinde vizyona girdi. Filmin yönetmeni Krisztina Goda... Senaryo, Éva Gárdos ve Joe Eszterhas’a ait. Zafer Çocukları’nın önemli rollerinde ise Kata Dobo, Ivan Fenyö, Sandor Csanyi ve Karoly Gesztesi var. Hollywood tarzına yanaşan bir Avrupa filmi olsa da ve hatta komünizme ve Sovyet Rusya’ya bodoslama dalsa da bu film, gayet iyi kotarılmış. Görüntü kalitesi muazzam, müzikler enfes. Mutlaka izleyin.

 

Macaristan, 1956 yılında Sovyetler Birliği’ne karşı (biraz batının kışkırtması biraz da özgürlük isteği) ayaklandı. Ülke, kanlı bir sürece yuvarlanırken, yönetmenimiz de araya bir aşk öyküsünü sıkıştırıverdi. Efsanevi Macaristan su topu milli takımının en önemli sporcusu Karcsi, dik başlı bir gençtir ve kalbini çalan isyanın güzel yüzü Viki’den başkası değildir. Havuzda mücadele, sokakta mücadele ve büyük bir aşk. Ayaklanma tankla ve kanla bastırılırken, olimpiyat şampiyonu olmak, Macaristanlı sporcular için bir onur savaşına dönüşecekti.

 

AŞKIM

 

“Aşkım” (Cheri), Altın Portakal’dan sonra Filmekimi’nde de karşımıza çıkacak. Özellikle kadınlara hitap eden, cicili bicili ve alengirli bu film, usta yönetmen Stephen Frears’ın daha önce çektiği  “Sensiz Olmaz” ve “Tehlikeli İlişkiler” gibi yapıtları göz önüne alınca kendisine ancak arka sıralardan yer bulabilir. Yine de Fransız yazar Colette’in kaleminden çıkan Aşkım’ı yöneten Frears, romanın aslına sadık kalmaya özen göstermiş ve iyi bir uyarlamaya imza atmış. Michelle Pfeiffer (o her yaşta güzel), Rupert Friend, Kathy Bates ve Felicity Jones’in başrolleri kaptığı Aşkım, dönem filmlerine düşkün olanlar için adeta biçilmiş bir kaftan.

 

Zengin delikanlıları baştan çıkaran zarif, güzel ve olgun bir kadın... Evet, 49 yaşındaki Léa de Lonval, genç kadınların peşinden koştuğu 19 yaşındaki ukala ve yakışıklı Fred’i kendine aşık eder. Çift, altı yıl süren birlikteliklerinin ardından yol ayrımına gelirler. Fred, biraz da annesinin zoruyla genç bir kadın ile evlenir, Lea ise hayatında yakaladığı tek aşkın Fred olduğunu keşfeder.  

 

Cumhuriyet / 17 Ekim 2009

 

POQbum .com Graphics
POQbum .com Graphics
Google
Sinema film fragman
ve muhabbet yeri!







küresel ısınma