13 07 2008

NEBAHAT ÇEHRE: ÇİZGİLERİ ONA ÇOK YAKIŞIYOR





ALPER TURGUT

 

Oyuncu, şarkıcı, manken, fotomodel, modacı, güzellik kraliçesi ve Türk sinemasının Çirkin Kral’ı Yılmaz Güney’in ilk eşi… Nebahat Çehre, bugün 64 yaşında… O, yıllara meydan okuyacak kadar güzel, gençlere taş çıkartacak kadar enerjik bir kadın. Söyleşiyi yaparken istisnasız tüm hemcinslerinin gözü onun üzerindeydi. ‘Nazar değmesin’ diyelim.

 



—Bir röportajınızda okumuştum, 13 yıldır hayatımda aşk yok diyordunuz.

 

Şimdi 15 yıl oldu. Öncelikle yaş büyük dezavantaj. Hem bekâr, hem benim yaşımda ve üstelik birbirimizi taşıyacağız. Bu sayısal lotoyu yakalamak kadar zor… O defteri çoktan kapattım. Ayrıca yalnızlığı da seviyorum. Eve gidiyorum, geçiyorum televizyonun karşısına… Anlayacağınız rahatım yerinde… Birçok dostum var, onların yazlığına gidiyorum. Yeğenlerim var, yaptığım iyi şeylerden mutlu oluyorlar. Bu saatten sonra kesinlikle onların başını eğecek bir harekete girmem.

 

—Çocuk sahibi olmadığınız için pişmanlık duydunuz mu?

 

Samsun’dan İstanbul’a geldiğimizde 5 yaşımdaydım. Anne tarafım koyu Laz, baba tarafım ise Gürcü. Dört kardeşiz, tek kız benim. Geniş bir aile… Ben babamı küçük yaşta kaybettim, onsuz büyüdüm. Çocuklar, anne ve babaları tarafından ortaklaşa yetiştirilmeli, bunu bilir, bunu söylerim. İşte bu nedenle çocuğum olmadığı için üzgün değilim.



 


Eski güzeli yeni güzellik yarışmasına yolladılar

 

—Başa dönelim isterseniz. Çok küçük bir yaşta güzellik kraliçesi seçilmişsiniz.

 

Yıl 1960… Henüz 15 yaşındaydım. Bir arkadaşım yarışmaya katılmıştı, bana da teklif ettiler. Her hangi bir iddiam yokken Türkiye’nin Güzellik Kraliçesi oldum. 1965 yılında Türkiye’de güzellik kraliçesi seçilmemişti. Aradan 5 yıl geçmiş, ben 20 yaşıma girmiştim. Bu süre zarfında, fotomodellik, mankenlik yapmış, sinema için gelen tekliflere “evet” demiştim. Neyse… Beni dünya güzellik yarışması için apar topar ABD’ye yolladılar. Bir ay boyunca, New York, Washington ve Miami’de gezdim, dolaştım. Ancak Türkiye’den yarışmaya katılma belgesi gelmedi. “Eski güzel, yeni güzel seçilmesin” diyenler vardı, ülkem de duyarsız kaldı. Böylelikle finale çıkamadım.

 

—Sinema’ya 47 yıl önce girmişsiniz. Neredeyse yarım asır…

 

Sanatın emeklisi olmaz ama bugün sonuçta sinemadan emekliyim. 560 YTL gibi bir maaş alıyorum. Bunca yılın, deneyimin, oyunculuğuma katkısı var. ‘Allah’ım her yaşta oynayacağım’ diyorum hala kendime… Sinema beni aşırı heyecanlandırıyor. Benim asıl tanınmamı sağlayan film, 1962’de ödül de aldığım Metin Erksan’ın “Acı Hayat”ı idi.  Bizim jenerasyon çok çekti. Yokluklar içindeydik. Şimdi makyözü, kuaförü, sanat yönetmeni ve şoförüyle sinema tam bir ekip işi haline geldi. Artık her şey dört dörtlük...  Biz eskiden giyinmek için tanımadığımız insanların kapısını çalardık. İthal edilen filmler ateş pahasıydı ve boş yere harcamamak adına bırakın denemeyi, bir çektiğimizi bir daha çekemezdik. Yok, senet kırdır, yok ona buna borçlan. Zaten birkaç oyuncu dışında kimse sinemadan para kazanamadı ki…

 




“Beyaz pamuk gibi kız…”

 

—Yılmaz Güney ile ilk ne zaman tanıştınız?

 

Yılmaz Güney’le tanıştığımda 1964 yılıydı. Televizyon Film yazıhanesinde karşılaşmıştık. “Çirkin Kral” sıfatını almamıştı henüz, hatta ondan daha meşhurdum diyebilirim. Aramızda bir elektriklenme oldu. Yaşanan platonik bir şeydi. Kısa bir flört sonra zaten ayrılık. Hem yaşım daha küçüktü, 19’umdaydım. Sonra o, bir sene içinde ünlendi, çirkin kral’a dönüştü. Lafı uzatmayayım. Osmaniye’de “Dağların Oğlu”nu çekiyorduk. Yılmaz, beni annesiyle tanıştırdı. Ana-oğul Kürtçe konuştular aralarında… Sonradan öğrendim ki; ‘Beyaz bir pamuk gibi… İnşallah gelinim olur’ demiş. 1966’da nişanlandık.

 

—Sonra da düğün…

 

Hayır. Benden önce birlikte yaşadığı bir hanım (Can Ünal) vardı. Baktım kadın 4 aylık hamile. Bu olay benim görüşüme ve vicdanıma ters… Yılmaz’a ‘çocuk doğsun öyle ver kararını’ dedim. Kabul etti. Elif Güney Pütün doğunca ona bir ev ve dadı tutuldu. Yılmaz, ‘ne olursa olsun, ben seninle evlenmek istiyorum’ dedi. Taksim’de bir binanın 5. katına yerleştik, annemle oturduğumuz evden çok da uzak değildi. 30 Ocak 1967’de evlendik.




 

—Yılmaz Güney’in kafanızdaki bardağa ateş etme hikâyesini dinlemek isteriz.

 

Yılmaz, tam bir av meraklısıydı. Bazen beni de ava götürürdü. Hatta ateş etmeyi bana o öğretmişti. Müthiş keskin bir nişancıydı. Havaya bozuk para atar, ortasından vururdu. Örneğin Erol Günaydın’a, Erol Keskin’e boş bira şişelerini tutturur, sonra ateş ederdi. Garibim Erol Günaydın, karanlıkta asla yatamayan adam elinde bira şişesinin sapıyla kalıverirdi. Herkesin diline düşen, meşhur olay, Anadolu yakasında bulunan Kalkavanlar’ın villasında yaşandı. Film çekiyorduk. Yılmaz tutturdu, ‘başının üstüne bardak yerleştirip, nişan alacağım’ diye… Bilen bilir, filmlerde bu iş genelde fünyeyle yapılır. Ancak Yılmaz bu,  laftan anlamıyor, illaki Giyom Tel gibi kafamın üzerindekini vuracak. Baktım olmuyor, kaçış yok, ‘ya öleyim, ya kurtulayım’ dedim. Yılmaz, bardağı başımın üstüne koydu, soğukkanlılıkla nişan aldı ve ateş etti. İlk iki atışı boşa gitti. Ve üçüncüsünde tam isabet… Bardağı vurdu, tuz buz etti. Sonra çekim devam etti. Bir iki adım attım, tespihi avuçlarına bıraktım. Ardından çığlığı bastım. 49 kiloyum, dal gibi inceyim, tir tir titriyorum. Halimi görünce ‘sen de bana ateş et’ dedi.




 

“Kaba ve zarif, güzel gülen bir adamdı”

 

—Kıskançlık yapar mıydı?

 

‘Seni ordunun içine sokarım’ derdi. Sonsuz güvenirdi bana… Mesela mini etek modaydı ancak ben diz altı giyerdim. Hiç konuşmamıştık ama giymemi istemediğini bilirdim. Tek isteği eve geldiği zaman kapıyı benim açmamdı. Tertemiz ve iyi kalbi vardı.  Şık ve hoştu. Kaba ve zarifti. Fotoğraflarıyla alakası yok, Yılmaz çok yakışıklı bir adamdı. Güzel gülerdi, gözleriyle, dişleriyle gülerdi. Eve mutlaka çiçekle gelirdi. Zamanla ilişkimiz yıpranmaya ve bize zarar vermeye başlamıştı. ... 1968’de de bitti. Ancak Yılmaz askerliğini yapmaya Sıvas’a gidince onu yalnız bırakamadım. Mali işlerimize bakan Abdurrahman Keskin de yanımdaydı. Evlilik bitince sinemacılar, onun böyle bir şeyi istememesine karşın Yılmaz’dan yana tavır koydular. Bu yüzden uzun bir süre film çeviremedim. Ekonomik sıkıntı içindeydim. Sonra şans bana güldü, sinemaya tekrar döndüm ve filmler peşi sıra geldi. İki yılda 36 filmde rol aldım.

 

—Şimdi geriye dönüp baktığınızda, ‘evet, bu evlilik bitmek zorundaydı’ diyor musunuz?

 

İlişkimiz yürümezdi, süremezdi. Çünkü bir kez korkuya dönüşmüştü. Yılmaz, tipik koç burcu, fevri ve son derece tehlikeli bir adam. Öfkesi bir anda patlar ve hemen sönerdi. Ancak ölene dek hep yanımda oldu. Sarılık geçirdim, hastaneye koştu. Başım ağrısa Hızır gibi yetişirdi. Yılmaz bana çok şey kattı. O benim okulumdu. Paris’e her gittiğimde kızı Elif Güney ile buluşuruz ancak Pere Lachaise'deki mezarını ziyaret edemedim.




 

“Kırmızı gülün alı var”

 

—Peki, sahneye çıkmaya nasıl karar verdiniz?

 

Ne mutlu ki Zeki Müren sayesinde… Kumsalda Zeki Müren ile yürüyoruz, yanımızda da İsmet Ay var. Bana neden sahneye çıkmadığımı sordu ve ardından ona şarkı söylememi istedi. Utandım, ‘sizin yanınızda bu nasıl olur?’ dedim. Israr edince ‘Kırmızı gülün alı var’ı söyledim. Beğendi, ‘müthiş’ dedi. Sonra işi sıkı tuttum, müziğe ciddiyetle sarıldım. En iyi hocalardan dersler aldım ve 1970’de sahneye ilk adımımı attım. Ta ki 1976’da ikinci evliliğimi yapana dek…

 

—İkinci evliliğiniz de pek uzun ömürlü olmadı sanırım…

 

Yavuz Demir ile 6 yıl nişanlı kaldıktan sonra 1976’da evlendik. (Eski Galatasaraylı milli basketbolcu Yavuz Demir, iki yıl önce kanser nedeniyle yaşamını yitirdi. Nebahat Çehre, 5 kez evlenen Demir’in üçüncü eşiydi) O dönem sahneyi bıraktım, camiadan uzak kaldım. Kendimi evin dekorasyonuna verdim. Eskiden mankenlik yaptığım için modayla da uğraştım. Ticaretten anlamadığım, karsız mal satmamla ortaya çıktı. Olmayınca olmuyor, 1979’un sonunda evlilik bitti. Yılmaz Güney ve Yavuz Demir. İki zıt kutuptular. Benim yapımdaki sevmezse devam edemez. Sevgi değil, evlilik seçimlerim yanlıştı. Yani sevgimi dolu dolu yaşadığım için asla pişman olmadım. İlişkilerim beni olgunlaştırdı. İnsanlara ve hayata bakışım tümden değişti. Evlendim yalılarda yaşadım, boşandım kimseden hiçbir şey almadım. Çünkü arkama dönmek istemiyordum. Sonuçta azla da yetinmesini bildim. İnsanı mal, mülk, mutlu veya mutsuz etmemeli. Hayatım boyunca mesuliyetler aldım, kimsenin sırtına basmadım. Bugün 4. Levent TRT Basın Sitesi’nde 120 metrekarelik bir dairem var. Bana yetiyor.



 


‘Haziran Gecesi’ ile tekrar parladı

 

—Sıra 1980’li yıllara ve insanlar tarafından tekrar keşfedilmenize geldi.

 

Sinemada seks furyası sürüyordu ve ben onun içinde olamazdım. Yeniden sahneye çıktım. Ama devir değişmiş, izleyici-dinleyici, seyirciye dönüşmüştü. 1991’e dek sahnede şarkı söyledim. Ekonomik açıdan güçlenmiştim, bir gecede sahneye veda ettim. Sinema için istediğim şartlar oluşmuyordu. Sonra Selim İleri’nin “Yedikuleli Mihriban” adlı dizisi için teklif aldım ve böylelikle benim için beyazperdenin ardından TV dizileri dönemi de başlamış oldu. Yepyeni bir yüz olarak ekranlardaydım artık… 2004 yılında, kuvvetli bir kadın karakteri canlandırdığım “Haziran Gecesi” ise benim tekrar tanınmamı sağladı.

 

—Ufukta yeni bir proje var mı?

 

Aşk-ı Memnu adlı diziye 1 Ağustos’ta başlayacağız. (Bu onun yer aldığı 105. yapım olacak) Aslında Aşk-ı Memnu, 34 yıl önce TRT’de yayınlanan Türkiye’nin ilk yerli dizisi. Yazarı Halit Ziya Uşaklıgil… Yöneten ise Halit Refiğ… Başrollerde Neriman Köksal, Müjde Ar, Salih Güney ve Şükran Güngör oynamıştı. Biz, eseri bugüne uyarlayacağız.




 

“Mehter takımı gibiyiz, iki ileri bir geri!”

 

—Halit Ziya Uşaklıgil ve Halit Refiğ demişken sizin de rol aldığınız 1965 tarihli “Kırık Hayatlar”ı sormak istiyorum. TRT, geçen gün filme sansür uygulamış, Cüneyt Arkın ile olan öpüşme sahnelerinizse sansürlenmiş.

 

Kırık Hayatlar bir başka Uşaklıgil kitabı ve uyarlayan yine Refiğ idi. 43 yıldır sansürlenmeyen yapım, günümüz Türkiye’sinde halkın tutucu kesimi yüzünden kesintiye uğradı. Türkan Şoray kanunları hüküm sürüyor. Ancak dikkatimi en çok çeken şey ise filmin en can alıcı bölümlerinden biri olan muayene sahnesinin özel bir teknikle yok edilmesiydi. Bunun adı sanat, sadece ve sadece senaryonun gerekliliklerine uyulmalı. Ne hikmetse bunlar bizi kasıyor. Anlayacağınız mehter takımı gibiyiz. İki ileri, bir geri...

 

—Yeni nesil oyunculara hiç kızdığınız oluyor mu?

 

Ne yazık ki evet… Arada sırada da olsa işine saygısız davrananlara ve aptalca laflar edenlere rastlıyoruz. Oyuncu rolü gereği sarışın olması gerek, bir bakmışsın ki sete siyah saçla geliyor. Ya da makyaj hazır, her şey hazır, oyuncu kayıp… Geceden kalmış, uyanamamış. Bir saat onu bekliyoruz. Böyle bir şeye kimsenin hakkı yok. Saygısızlığa asla müsamaha göstermem. Beni geç, sen asıl münasebetsizliği sette görevli ekibe yapıyorsun. Onlar gün boyu ağır kameraları taşıyorlar, biz gidiyoruz, seti arkamızdan topluyorlar. Eski oyuncularda böyle düşüncesizlikler göremezsiniz. Buna herkes şahittir. Geçen yıl 83 yaşında kaybettiğimiz ünlü tiyatrocu Lale Oraloğlu, “Candan Öte” dizisinde annemi canlandırıyordu. Sete en erken o geliyordu. Nasıl bir sevgi, nasıl bir efor. Anlatılmaz. Suflör bile istemez, ezbere oynardı. Zaten gözlemci olmalı oyuncu, her an hazır olmalı. Bunun dışında dizi çekmek hiç kolay değil, her bölüm sinema filmi kadar uzun sürüyor. Eğer kostümlü prova, sabah 06.30’da başladıysa inanın akşamleyin ayaklarınız üzerinde duramazsınız. — Üstüne üstlük kıyafetlerimi ben kendim alırım. Bu beni ekonomik açıdan yıktı, astarı yüzünden pahalıya geldi — Bence bir dizi 60 dakikayı katiyen aşmamalı.

 

—Estetik ameliyatlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Estetik ameliyata karşı değilim. Hatta estetik yaptırdım da… Ancak Nebahat Çehre’nin çehresi hiç değişmedi. Çünkü oyuncu için çehresi çok önemlidir. Şişirmeler, yüzde oynamalar, şeytan gibi kaşlar, ifadeyi öldürür. Bana göre güzellikte değildir bu. Ben oynarken ağız mimiğini çok kullanırım. Bir gün ters ışıkta yakalandık. İzleyenler, ‘size yaşlılık makyajı mı yaptılar?’ diye sordular. Ben de iki sene önce yüz gerdirme ameliyatı oldum. Şimdi yine eski haline geldi. Demek tutmuyor. Zaten yaşımın altında gösteriyorum. Varsın biraz da çizgi olsun. Bir dönem aktörler, saçların ve bıyıklarını boyadılar, çok kötü görünüyorlardı. Kadınların güzel görünme kaygılarını anlıyorum da, bir erkeğe beyaz saç hatta ve hatta kellik bile yakışıyor. Neden kendileriyle uğraşıyorlar, çözebilmiş değilim.

 

FOTOĞRAFLAR: UĞUR DEMİR

 

CUMHURİYET GAZETESİ HAFTA SONU EKİ – 12 TEMMUZ 2008

6394
0
0
Yorum Yaz