03 12 2010

İyi bir dram, kötü bir polisiye

 

 

ALPER TURGUT

 

Yaşam ve ölüm… Zengin ve yoksul… Hak ve adalet… Av ve avcı… Politika ve iş dünyası… Vicdan ve cüzdan… Polis ve olay yeri… Delil ve şüphe… Tanık, sanık ve maktul… Gücün dünyasında zayıflara yer yok. Ya bir ederin olacak, ya da gölgesiz kalacaksın. Ava giden avlanır lafına bakmayın siz, hayat, av ile avcıyı eşit gözetmez. Aslında bu bir oyundur, kanlı bir oyun. Elbette, merhametsiz. Nişan alan kuralları belirler, hedefteki yaşama tutunmaya çabalar. Avcının biricik düşmanı şişik egosudur, avın tek dayanağı ise can havlidir. “Av Mevsimi”, yılın son büyük ve iddialı yerli filmi… Gizemle başlayan, ortasında çuvallayan ve son vuruşunu da sağlam yapamayan bir seyirlik bu… İpucu derken ipin ucu kaçıyor, geriye de iyi bir dram ama kötü bir polisiye kalıyor.

 

 “Fahriye Abla”, “Muhsin Bey”, “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”, “Gölge Oyunu”, “Eşkıya”, “Gönül Yarası”... Usta senarist-yönetmen Yavuz Turgul, altı yıl aradan sonra Av Mevsimi adlı polisiye filmle geri döndü.

 

Öncelikle filmin baş aktörü, elbette Turgul’un fetiş oyuncusu Şener Şen… Tiyatrodan, baba mesleği (Ali Şen’in oğludur) sinemaya geçen ve yan rolden başrole her büründüğü tipe unutulmazlık bahşeden Şener Şen, bugün 69 yaşında ve seçiciliği yüzünden böyle büyük bir ustadan resmen mahrum kalıyoruz. Birkaç yılda bir beyazperdede uğrayan Şen için hemen hepimizin aklından geçen keşke daha çok yapımda yer alması değil midir? O, eskiden bizlere kahkahalar attırırdı, sonra sırasıyla “Eşkıya”, “Gönül Yarası”, “Kabadayı” derken artık hüngür hüngür ağlatıyor da... 1984’te ilk başrolünü “Namuslu” ile üstlenen ve 1996’da Eşkıya ile yeni bir atağa geçen Şener Şen’in neredeyse kötü oynadığı tek bir film bile yoktur. Ama benim tercihim, 1970’lerin Şener Şen’idir, TV’de her göründüğünde dikkat kesilirim. “Hababam Sınıfı”nın sakar hocası “Badi Ekrem”, “Kibar Feyzo”da köyün zalim diktatörü “Maho Ağa”, “Süt Kardeşler”de de “Komutan Hüsamettin”, cuk diye oturmuş karakterlerdir. Hele “Gülen Gözler”deki aşk eleman “Vecihi” unutulabilir mi? Ya resmen döktürdüğü “Neşeli Günler”deki “Ziya”ya ne demeli? Evet, haklısınız, Şener Şen, daha pek çok filmde oynamalı...

 

 

Av Mevsimi’nde Şener Şen’e bir büyük rakip var, usta aktör Çetin Tekindor, karşılıklı oynadıkları sahnelerde resmen döktürüyor ve hatta bu müthiş oyunculuk gösterisi, Şen’i bile geçiyor, yer yer… Şener Şen, yönetmenin tercihi mi, bilemiyorum ama filmde duygusuz bir tip olarak betimlenmiş. Robot gibi, ne yazık ki…

 

Av Mevsimi için Cem Yılmaz’a da ayrı bir paragraf açmak gerekiyor. Gerçekten kendini aşmış, lamı cimi yok, harika bir performans bu. Cem Yılmaz, namı diğer Karadenizli “Deli” İdris, resmen coşmuş. Yönetmenin de becerisi, komik adamı, ciddiyetle dengeleyebilmek kolay iş değil. Evet, Cem Yılmaz, 15 yıl önce bir seçim yaptı ve karikatüristlikten, tek kişilik şovunu gerçekleştirebileceği “stand up” gösterilere yöneldi. Yılmaz, gerçekten komikti ve gülümsemeye aç bir toplumun direkt dikkatini çekti. O saatten sonra artık dur durak yoktu, şöhret basamaklarını teker teker tırmanmaya başladı. Ardından sinemaya da meyletti. Parmaklarına, oyunculuk, senaristlik hatta yönetmenlik yüzüklerini taktı. Yılmaz Erdoğan’ın projelerinden “Vizontele” ve “Organize İşler” de bir göründü pir göründü. Sonra “G.O.R.A.”, “A.R.O.G.” ve “Yahşi Batı” gibi yüksek bütçeli, gişe hedefli filmler geldi. Bu son üçlü, her ne kadar Recep İvedik serilerinden daha kaliteli yapımlar olarak göze çapsa da, sinema filminden ziyade, skeçler bütünü olarak aklımızda yer etti. Aslında sinemaseverler, Yılmaz’dan, “Her Şey Çok Güzel Olacak” ve “Hokkabaz” gibi salt gişe amacıyla çekilmeyen, film gibi filmlerde yer almasını istiyor.

 

 

Okan Yalabık, Melisa Sözen, Rıza Kocaoğlu ve diğerleri için oyunculukları, şöyle iyi, böyle iyi demek zor. Yan karakterlere dair bariz problemler var. Odak as kadroda yoğunlaşınca, merkezden uzak düşenler, kirişi kırıp kaçmış gibiler. Uğur İçbak’ın görüntü yönetmenliğine, Tamer Çıray’ın müziklerine laf etmek, haksızlık olur. Güzelim Kazım Koyuncu’nun sesiyle sevdiğimiz “Hayde”nin, Cem Yılmaz’ın sevk ve idaresinde, Yavuz Turgul’un da gözetiminde, ritm ve ruh bulduğu meyhane sahnesi için mükemmel demek bile yetersiz kalabilir. Cinayet Masası’nın mekânına, farklı, özgün ve düzgün bir hava katan sanat yönetimi de, tebriki ve alkışı hak ediyor.  

 

Sonuçta, Av Mevsimi, yılın önemli projelerinden biri ve iyi bir film olduğu su götürmez. Bildik polisiye formatlarını kuşanmayan, karakterlerini gerçeklikle sınayan ve onların değişimi, dönüşümü üzerinden ilerleyen bir seyirlik olduğunu birkaç gün önce Şener Şen, Cem Yılmaz, Okan Yalabık ve Melisa Sözen ile yaptığım söyleşide dile getirmiştim. Ancak polisiye bir film çekiyoruz derseniz, gerekliliklerini yerine getireceksiniz. Bu filme polisiye denilmez, içinden polis geçen film denilebilir, belki. Çünkü seyirciyi heyecan-gerilim atmosferine sokup, orada tutacak ve zekâsıyla şaşırtacak kalburüstü bir polisiye film çekmek kabul buyurunuz ki bir hayli zordur. Misketlerinizi gelişi güzel ortaya saçacak ve sonra hepsini belirli bir süre zarfında toplamaya çalışacaksınız. Devam edelim. Öncelikle tutarlı, dikkat çekici ve etkileyici yani kısaca müthiş bir senaryonuz olmalı, ardından oyuncular karakterlerle özdeşleşmeli ve izleyici tarafından inandırıcılık ekseninde kabul görmeli. Teknik desteğinizin de sağlam olduğunu varsayarak final etabına geçebiliriz. Anlaşılacağı üzere en yetkili merciinin –yönetmen- sahne almasından bahsediyoruz. Yönetmen tüm hünerini gösterip, ustalıkla son noktayı koyacak ve böylelikle nefes kesici ve akılda kalıcı bir suç destanına imzasını atmış olacak.

 

 

Peki, Av Mevsimi’nde bunlar var mı? Ne gezer… Filmin sonucu, bir saat öncesinden belli, ya tahmini final, memnun edici mi? Bence değil. Seyirci görüyor her şeyi, avcı lakaplı polis şefi ise görmüyor, trajikomik. Seri cinayetler üzerine sosyoantropoloji tezi vermiş genç polisin, katkısı ne filme, ürkmek ve ceset kokan elini sürekli kolonyalamaktan başka. Elektriğin kesilmesiyle ilgili sahne hayli komik kaçmış, filme aşk payandası düşünülmüş olsa gerek ama sanki sakil duruyor. Bir doktor sahnesi var, evlere şenlik. Acemi işi, kusura bakılmasın. Film farklı bakış açılarından dem vuruyor, ah bir de önünü görebilse… Bunun dışında film, inandırıcılık konusunda sınıfta kalıyor. Eski bir polis-adliye muhabiri olarak rahatlıkla diyebilirim ki; film, gerçeklikten epey uzak. Bir de anahtarı (hadi detayı söylemeyelim) var, mübarek her kapıyı açıyor, inanın, çilingire bile gerek yok.

 

Amerikan filmlerinin, yerli ile harmanı bu (bir tutam da Shakespeare), çokça bir özgünlük emaresi yok. Esrarengiz bir açılış, devamla artan soru işaretleri ve gizemin etkisini yitirdiği ana dek, yükselen bir ivme. Ya sonrası?  Tepetaklak. Film, seyircisiyle zekâ oyunu oynamıyor, şaşırtmıyor, mıhlamıyor, sarsmıyor, yumruklamıyor, yükü başrol oyuncularına ve atmosferine yıkıyor. 142 dakikalık süresi ise bir başka handikap. Av Mevsimi, kuşkusuz, beklentilerimi karşılamıyor. Nasıl karşılasın ki, altı yılda tıp fakültesi biter, usta mertebesindeki bir yönetmenden, sadece iyi bir film değil, en iyisini istemek, hepimizin hakkıdır. Av Mevsimi, Turgul’un kendi film listesinde dahi başa güreşmez.

 

 

Tekrar polisiyeye dönelim. Misal polisiye deyince benim aklıma ilk önce Ömer Lütfi Akad’ın kült filmi “Kanun Namına” (1952) gelir. Son dönemde ise Turgut Yasalar’ın yönettiği “Sis ve Gece”, genç yönetmen Onur Ünlü’nün çektiği “Polis” ve Uğur Yücel’in yönetmenlik koltuğuna oturmak dışında başrolünü de üstlendiği “Ejder Kapanı”nın dışında neredeyse polisiye denemelerimiz yok. Batıda ise polisiye, sinemanın vazgeçilmezleri arasındadır. Gangsterler, ipten kazıktan kurtulmuş tipler, seri katiller, azılı soyguncular... Dedektifler, beyazperdede hünerlerini sergilerler, hafiyeler, olmazı oldururlar. Ezcümle; 69 yıllık “Malta Şahini”nden (The Maltese Falcon), “Los Angeles Sırları”na (L.A. Confidential) polisiye bir büyüdür ve sanırım biz, bir süre daha bu güzelliklerden mahrum kalacağız.

 

Yine de ve her şeye rağmen, filmin karamsar fonunu, bazı oyunculukları, yönetmenin becerisini ve kamera arkası ekibinin hünerini sevdim. Zor bir iş, bu açık… Polisiyeyi unutun, bir dram olarak düşünün ve öyle izleyin derim.

 

MEMLEKETTE İYİ FİLM YOK

 

 

“Memlekette Demokrasi Var”, kanımca yanlış bir cümledir, kimse alınmasın ama doğrusu şöyle olmalıdır; memlekette kötü film çekme alışkanlığı ve bunları bizlere izlettirme özgürlüğü var. Evet, politik bir güldürü olduğu iddia edilen Memlekette Demokrasi Var adlı film, her üç kelimeden birinin demokrasi olduğu, mesaj verme kaygısıyla yanıp tutuşan ve çeşitli göndermelerde bulunayım derken bir çuval inciri berbat eden, olmamış, kotarılamamış bir yapım. Üstelik gülünç filan da değil, kısaca çağdışı bir gülmece girişimiyle karşı karşıyayız. Filmden, Yeşilçam lezzeti almak da vardı ama bu beklentimiz de kısa sürede hüsrana uğruyor, bence bu proje resmen acemiliğe kurban gitmiş. Öncelikle senaryoda derinlik yok, politik manevra için alan çok dar, diyaloglar düşündürücü değil tek kelimeyle süründürücü ve karakterlerin altı o denli boş ki, tutunacak dalları da yok, düştü düşecekler. Adnan Menderes asılmasaydı, Deniz Gezmiş de darağacına yürümezdi gibi bir noktadan çıkış yapan film, dram ayağını da sulandırarak ağırlığını tamamen yitiriyor ve besbelli hafife kaçıyor. Kamyonetin arkasına bağlanmak suretiyle köylülerin envai çeşit “şişman” esprisiyle karşılaşan, fil hastalığıyla boğuştuğu yetmezmiş gibi bir de dalga konusu olan Uzatmalı’nın eşiyle ilgili sahne ise hiç şık değil. Bunları çocuklar yapsa kızıyoruz, artık bu tarz komedi anlayışını tarihe gömmek gerek, haksız mıyım?    

 

Süleyman Nebioğlu, hem filmin senaryosunu yazdı hem de çekti. Memlekette Demokrasi Var’ın görüntü yönetmeni deneyimli bir göz olan Mustafa Kuşçu… Filmin geniş oyuncu kadrosunda Müjdat Gezen (Baradan), İlker Ayrık (Uzatmalı), Gülçin Santırcıoğlu (Huriye), Nejat Birecik (Altındiş), Sümer Tilmaç (Anten), Mustafa Şen (Berber), Yaşar Uzel (Kasap), Erkan Üçüncü (Arap Bakkal), Yakup Konca (İmam), Erdem Baş (Jandarma), Emrah Kolukısa (Adnan Menderes), Ali Tutal (Baba Altındiş), Sinem Ergin (Şaziment) ve Başak Üstündağ var. Şafak Sezer ve Tamer Karadağlı ise konuk oyuncular… Aklımda iyi oyunculuk kalmamış, dökülenler ise gırla… Memlekette Demokrasi Var’ı anlaşılacağı üzere tavsiye etmiyorum. Kararım kesin.  

 

Filmin konusu kısaca şöyle; Devrik Başbakan Adnan Menderes, arkamda kitleler var derken yanılmıştır, onu, demokrasi aşkına Yassıada’dan kurtarmaya kalkışan kesinlikle bir delidir ve o delinin adı Baradan’dır. Deli Baradan, 100 bin çöp kibrit bulup bomba yapacak ve bir denizaltı dehlizinden geçerek bombayı Yassıada’da patlatacaktır. O kargaşada Menderes aynı dehlizden kaçacaktır.

 

 

Haftanın üçüncü ve son filmi, çocuklar için… “Çılgın Dostlar 3” (Open Season 3), vasat bir animasyon serisinin devamı niteliğinde… Günümüzde, kurgusal uzun metraj filmlerle kapışan ve hatta pek çok iyi yapımı dahi geride bırakan animasyonlar, çocuklar dışında yetişkinleri de sinema salonlarına çekmeyi başarıyor. Ancak Çılgın Dostlar 3, bırakın yetişkinleri, çocuklar için bile sıkıcı diyebiliriz. Yine de serinin ilk iki filmini izleyip beğenen çocuklarınız varsa, 62 kopyayla gösterime giren bu animasyonu kaçırmanız veya görmezden gelmeniz zor olacak. Sadece dördüncüsü çekilmesin diye bir dilekte bulunabilirsiniz, kim bilir, belki de dualarımız gerçekleşir. 

 

271
0
0
Yorum Yaz