01 11 2008

Hatice Aslan; “Bu sadece bir oyun”




ALPER TURGUT


Nuri Bilge Ceylan’ın ödüllü ve iyi kotarılmış filmi “Üç Maymun”la adını sıklıkla duymaya alıştığımız Hatice Aslan, aslen 25 yıllık tiyatro oyuncusu... Sahnelerin tecrübeli ismi Aslan, aynı zamanda güzel ve kaliteli yapım “Ferhunde Hanımlar”dan bu yana TV dizilerinin de vazgeçilmezi... Antalya ‘Altın Portakal’ Film Festivali’nin kapanış günü yaptığımız röportaj sırasında heyecanını gizleyemiyor, “bu sadece bir oyun” dese de sinema onun için yeni bir deneyim taze bir soluk. “Oyuncu olmasaydım, kesin şarkıcılık yapardım” diyen Aslan’ın arkadaşları arasındaki lakabı ise “bal kız”. O, kendisini yumuşak ve vahşi olarak tarif ediyor ve ekliyor; “ben bir kedi kadınım”. Ne sorsam yanıtladı, dobra dobra konuştu, böylelikle ortaya keyifli bir söyleşi çıktı. Onun “ödül alacağıma, ödün vermeyeyim, üryan geldim, üryan giderim” sözleri ise umarım genç kuşak aktör ve aktrislerin kulağına küpe olur.  





—Öncelikle sizi ve ailenizi tanıyarak başlayalım. Eskiye dönelim mi?

Tam dokuz kardeşiz ve ben altıncısı sıradayım. Bundan 47 yıl önce Sıvas’ta dünyaya geldim. Babam Halife Aslan çok göç veren Malatya’nın Kuluncak kazasına bağlı Darılı (Çörmü), ‘Toprak Ana’ dediğimiz annem Rahime ise Sıvas Kangal sınırları içerisindeki Hamal Köyü’nden...  Şu an ikisi de 84 yaşındalar ve çok şükür sıhhatleri yerinde... Orta halli bir aileydik, babam Devlet Demiryollarında görevliydi ve bizlerin geçimini sağlamak için ek işler yapardı. Sıvas Merkez’deki Kadı Burhanettin Mahallesi’nde otururduk, dün gibi hatırlarım genç bir kız iken onun türbesine -yörede kendi adına bir devlet kuran Eratnaoğlu veziri Kadı Burhanettin (1344–1398)- gidip geleceğe dair pek çok dilek dilemiştim. Sıvas Lisesi’nde okudum, çok özel günlerdi... O dönem aynı zamanda kısa mesafe koşucusuydum. Ağabeyim Hüseyin Aslan’ın (kurmay binbaşılıktan emekli) görevi nedeniyle Elazığ ve Muş Malazgirt’de de kaldım. Bu nedenle bölgeyi iyi tanırım.





—Peki, çocukken oyuncu olmak gibi bir düşünüz var mıydı?

Hoşgörü ve sevgiyle büyüdüm ve her zaman süslüydüm. Yemek yemeyen küçük, kara kuru, uzun kirpikli ve kocaman gözlü bir kız çocuğuydum. (upuzun kirpiklerini konservatuar yıllarında biraz da utancından birkaç kez kesmiş) Kalabalık bir aileydik, bir aradayken eğlenmeyi severdik. Ben kâh ‘Pamuk Prenses’ olurdum, kâh ‘Cinderella’. Uzun topuklu ayakkabılar ve her yanımdan sarkan takılar... O anki görüntüm bir nevi kartpostal gibiydi. Hiç unutmam yengemin güzelim gül küpesini kırmış ve yatağın altına saklamıştım. Küpesini aylarca aramıştı yengem. Şarkı söylemeyi de severdim ancak konservatuara müzikten girip tiyatrodan çıktım.





—Ve sırada konservatuar var.

1979–1983 yılları arasında Cebeci’deki Ankara Devlet Konservatuarı’nda okudum. (Adı geçen konservatuar Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlıyken 1982’de Hacettepe Üniversitesi bünyesine geçti)  Mahir Günşıray sınıf arkadaşımdı. Ankara’da ablamın yanında kalıyordum, okul 1983’te bitince Ankara Devlet Tiyatrosu’na girdim.





—12 Eylül darbesi sırasında Ankara’da mıydınız?

Hayır, tatil için Çorlu’daydım. Lojmanda kalıyorduk. O günü hiç unutamam, gece üç sıralarında tüm subaylar göreve çağrıldı. Lojmanın etrafını tanklar sardı, kocalarını yolcu eden kadınlar sabahlıkları ve gecelikleriyle büyük bir endişe ve merakla bekleşiyordu.





—Sol görüşlü müsünüz?

Ben Alevi olduğumu sokakta öğrendim, ağlayarak eve koşmuştum. Biz Anadolu insanıyız. Ailemden Atatürk İlke ve Devrimleri’ne bağlı olmayı öğrendim. Çocuklarımıza da Atatürk’ün öğretilerini anlatmalı ve onları öyle yetiştirmeliyiz. Gelecek adına bu şart... Tekrar tekrar söylüyorum, ailemden gördüm paylaşmayı, bölüşmeyi, birlik olmayı... Hayatım boyunca asla sınıf ayırımı yapmadım, kibirli olmadım. Doğaya saygı duyarım, çevre bilincinin önemine inanırım. Ben öncelikle önyargılarımı kırdım, eşitlikçi ve objektif olmaya çabaladım. Yaşadığım için yokluğu da bilirim ve bu yüzden israf ve lüzumsuz sarfiyattan nefret ettim, tutumluluğu esas aldım. Ne olur değerlerimizden uzaklaşmayalım, aile değerlerine tutunalım, insan olmanın getirdiği sorumluluklara sarılalım. Diyeceğim odur ki; her sanatçı sola sempati duymalıdır. İnsanı birbirinden ayırmayan, çıkarsız seven ve onu en iyi yansıtan soldur. Hayatın içindeki kıymetli her şeyi korumalıyız, hep savaş var ve olacak diye barış istemeyelim mi?





 
—Her şeyden önce annesiniz?

Oğlum Ekin, hem özgür hissetsin hem de sorumluluk sahibi olsun istedim. O, aklı başında, saygılı ve kocaman yürekli bir evlattır. Aramızdan su sızmaz ve resmen üstüne titrerim. Şimdi 22 yaşında Ekin, üniversite ikinci sınıfta grafik tasarımı okuyor. 2009 yazı için o ve arkadaşları, motosikletleriyle yapacakları 2,5 aylık Avrupa turuna hazırlanıyorlar. Bu nedenle sponsor bulmaya uğraşıyorlar, TV’ye bir program yapmak istiyorlar.





—Sanırım iki kez evlenip boşandınız?

İlk evliliğimi tiyatro sanatçısı Hakkı Ergök ile yaptım. Ekin’in babası da odur. En son “Annem” adlı dizide oynuyordu. İkinci eşim ise ressam Renan Kaleli idi. O kendisine şakayla “boyacı” der. Neyse... Küslük nedir bilmediğim için şimdi her ikisiyle de dostuz.





—Tekrar tiyatroya dönelim, İzmir ve İstanbul devlet tiyatrolarında da görev aldınız.

1986–1992 yılları arasında İzmir Devlet tiyatrosu kadrosundaydım, çocuk oyunları ve müzikallerde görev aldım sonra Ankara’ya geri döndüm. 2000 yılında ise ver elini İstanbul. Ankara’ya göre tuhaf gelse de İstanbul’u çok sevdim. Tayinim çıktığında Rahmi Dilligil dönemiydi. Tiyatro benim ilk göz ağrım ve sahneden asla kaçmadım. Afife Jale ödüllerine aday oldum, ancak tiyatro dünyası, sinema gibi magazinsel ve çalkantılı olmadığı için bu pek duyulmadı. Ardından tam 5 yıl süreyle “Azizname 95” adlı oyunda oynadım. İstanbul’da da “Küçük Adam Ne Oldu Sana” ile sahnedeydim. Bu yıl tiyatrodan emekli olmak için dilekçe verdim ancak tepki geldi, dilekçemi iptal ettiler. Sanırım tiyatro beni asla bırakmayacak. Ve son dönemde tiyatrolara karşı yapılanlar nedeniyle hayli üzgünüz. AKM’yi elimizden aldılar, Taksim Sahnesi’ni boşalttılar önüne trajikomik bir şekilde “sahne” adlı köfteci açtılar. İsterim ki; tiyatrocu dostlarıma bankamatik sanatçısı denilmesin ve bir sanatçının aldığı para kolay para olarak görülmesin.





—En son “Düğün Şarkıcısı” adlı dizide oynuyorsunuz, tiyatro ile TV’yi aynı anda sürdürmek zor olmuyor mu?

 Zor ama ben işten kaçmam. Planlı ve programlıyımdır. Sette çalışanların görevi bizden daha zor, güç verebilmek adına fırsat buldukça onların sırtlarını sıvazlarım. “Ferhunde Hanımlar” tam 7 yıl sürdü, Düğün Şarkıcısı’na gelene dek “En Son Babalar Duyar” (5 sezon devam etti), “Kınalı Kar”, “Hürrem Sultan”, “Hırçın Menekşe” gibi dizilerde görev aldım. Düğün Şarkıcısı’nı Kocamustafapaşa’da çekiyoruz, karma bir insan topluluğunun yaşadığı, mini etekli ve uzun etekli kadınların gezdiği nasıl da güzel bir yer... Ekip arkadaşlarım da iyi, anlayacağınız eğlenerek işimizi yapıyoruz. Sinema ise benim için yeni bir deneyim.





—“Üç Maymun” ekibine nasıl dâhil oldunuz?

Cihangir Parkı’nda idim, annemle dolaşmaya çıkmıştım. Alerji olmuştum tüm bedenim kızarıklıklar içindeydi. Telefon çaldı ve Üç Maymun için görüşmeye gelmemi istediler. Önce inanamadım sonra çok sevindim. Daha ilk sinema deneyimimde Nuri Bilge Ceylan gibi büyük bir yönetmenle çalışmak fırsatı doğmuştu. Deneme çekimi yapıldı ve ardından bana “Hacer” rolünü verdiler. Haziran 2007’de çekimlere başladık ve bu üç ay sürdü. Senaryoya bağlı çekim, alternatif çekim ve doğaçlama. Üç farklı çekim yapıldı. Her sahne Ceylan titizliğinde defalarca çekildi, kamera hiç durmadı, her anımız görüntülendi. Bana güvenildiğinin bilinciyle Hacer ile yattım, onunla kalktım. Aldığım olumlu tepkiler, bu yüzden benim için daha da değerli. Oğlum rolündeki Ahmet Rıfat Şungar, çok başarılı ve kabiliyetli bir çocuk. Patronu canlandıran Doktor Ercan Kesal, yetenek abidesi bir adam. Filmdeki eşim Eyüp karakterine can veren Yavuz Bingöl ise müzisyenliği kadar oyunculuğu da çok iyi olan bir insan. Büyük bir yönetmen, uyumlu bir ekip, güçlü bir set... Ve sonuç ortada... (Hatice Aslan’ın incelik gösterip “off the record” yani kayıt dışı dememesine karşın yazmayacağım birçok şey var, sinema dünyası çok çetrefili bunu bilin yeter)





—Yedikuleli kadın işçi Hacer ve onun kapsama alanı dar dünyası... Aile, aşk, kayıplar, bastırılmamış duygular ve bildik üç maymun öyküsü... Nasıl bir kadın bu Hacer?

Düğün Şarkıcısı’nda “Şükran”, tiyatroda “Emma”, sinemada “Hacer”... Hepsi kadın, hepsinin bir hikâyesi var. Bir gazetede sevişme sahnesinin 2,5 gün sürdüğü yazılıydı, benimle röportaj yapılmamıştı, kulaktan dolma bilgilerle bu yazıldı. Bir kadın, bir anne ve bir film, “meme”ye indirgenemez. Zaten ben göğüs derim, meme demem. Oyunculuk bu, gerekirse fahişeyi de canlandırırsınız. Dizi karakterleri daha bir ev hanımı görüntüsü içinde olduğu için insanlar buna şaşırıyor. Ancak tiyatroda kombinezonla da oynarsın ve tiyatro seyircisi hiçte kanıksamaz. Doktor kadın erkek hastaya bakmasın mı? Sanatı sanat olarak görmek gerek. Tamam, film kurmaca ancak mutlaka bu tarz aileler vardır. Üç Maymun’da tutunamayan insanlar var, Hacer yalnızlık çekiyor, oğlunu korumak istiyor. Kocası ona sormadan karar alıyor, iyi niyetli olsa da karısını bırakıp cezaevine giriyor. Patronda para ve karizma var. Ve ilk defa “senin için her şeyi yaparım” diyen bir adamla karşılaşıyor. Aşka olan açlığı, Hacer’in kapalı kapısını aralamasına yol açıyor. Hacer asla ezik bir tip değil, korkusuz, özgür ruhlu bir kadın. Severse yaptığının arkasında durur. Ve öylede oluyor. Aile, üç maymunu oynayarak sorunu dışarı taşırmadığı için mahalle baskısı da gelişmiyor ve kocasının Hacer’e olan tepkisi sınırlı kalıyor. (Filmde; Yıldız Tilbe'nin ‘Em’' şarkısı damgasını vuruyor; bir kısım sözlerini de yazalım ki Hacer’in ruh hali açığa çıksın; Sen de sev ama sevilme aşk acısı çek benim gibi/Çok özle ama kavuşma kavuşamadığım gibi/ Senin de yüreğin yansın başka ellerde mum gibi/ Çaresizlik ayrılmasın kapından köle gibi/ Senin de kalbini çalsın başkaları mal gibi/ Sevdan yüreğinde kalsın gizli bir günah gibi... )





—Üç Maymun’dan sonra yeni bir film projesi içinde yer aldınız mı?

Geçtiğimiz aylarda (yaz mevsimi), Bulgar yönetmen Kamen Kalev’in (kısa filmleri Cannes’da ödüller aldı) Sofya’da çektiği Eastern Plays" adlı ilk uzun metrajlı filminde rol aldım. Filmin benim dışımda iki Türk oyuncusu daha var. Saadet Işıl Aksoy ve Kerem Atabeyoğlu... Irkçılar tarafından tartaklanıyoruz. Eastern Plays’ın başrol oyuncusu ise geçenlerde uyuşturucu yüzünden yaşamını yitirdi, kahrolduk. Bakalım, filmin Türkiye’de gösterime girmesini bekliyoruz.






—Gündelik hayattaki Hatice Aslan...

Yüreğimin sesini çok dinlerim, gezmeyi, parklarda dolaşmayı severim. Hayatı dolu dolu yaşarım, hem evde yemek yaparım, hem de geceleri eğlenmesini bilirim. Tarzım bellidir, giyimime kuşamıma özen gösteririm. Kardeşlerim, yeğenlerim ve hatta onların çocukları... Çok geniş bir aileyiz. Onlarla vakit geçirmek muhteşem bir duygu... Bunun dışında mevsimlerin kaydığına inansam da 20 Şubat doğumluyum, Kova ve Balık burcunun sınırında... Hem hüzünlü hem neşeli olmam belki bundandır.





—Yarınlar adına bir düşünüz var mı?

Hastalığı nedeniyle annem İstanbul’da benimle kalıyordu, o zaman fark ettim ki, Türkiye’de ihtiyarlara tahammül edilmiyor. Ne yazık ki; memleket yaşlı insanlara artık seninle işim bitti, soluk dahi almana gerek yok, diyor. Bu yüzden gelecekte bir ev açmak istiyorum, bir yanı huzurevi olsun diğer yanı çocuk yuvası... İhtiyarlar kimsesiz çocukları torunları niyetine sevsinler, yavrular ise nine, dede şefkatiyle büyüsünler. İşte bu benim en büyük hayalim.





Cumhuriyet Hafta Sonu / 01 Kasım 2008

0
0
0
Yorum Yaz