04 09 2010

Gerçek bir kahraman

 

ALPER TURGUT

 

“Son Kahraman” (John Rabe), çeyrek milyon insanın hayatını kurtaran gerçek bir kahramanı anlatıyor. Kuşkusuz dünyanın en acımasız varlığı da insan, yeri geldiğinde en merhametli meleği de. Mesaj açık; korkunç kıyımların tam ortasında dahi insan varsa umut da var. Son Kahraman, insan olmaya dair bir film. Gücünü buradan alıyor ve geçmişin karanlık gölgesine inat, yarınlar adına ışık saçıyor.

 

Oscar’lı (En iyi –kurmaca- kısa film Quiero Ser - I want to be / 2001) genç Alman yönetmen Florian Gallenberger’in, Nanking Katliamı (1937-1938) üzerine yazılan bir çoksatardan uyarladığı yedi ödüllü Son Kahraman’ın başrollerini Ulrich Tukur, Daniel Brühl, Steve Buscemi ve Anne Consigny üstleniyorlar. Japon istilası sırasında iki yüz elli bin Çinlinin hayatını kurtaran bir Nazi’nin gerçek öyküsünü, belgesel görüntülerinin de desteğiyle aktaran film, bir insanın isterse neleri başarabileceğini gösteriyor. Oyunculuklar, yönetmenlik, görsellik, vasatı aşan bir çalışmanın varlığına işaret ediyor. Hiç şüphesiz ki haftanın en önemli yapımı Son Kahraman... Mutlaka seyredin diyoruz.

 

ÇİN’İN YARASI, JAPONYA’NIN UTANCI

 

Çin’in eski başkenti Nanking, Japonların işgaliyle, sadece ölümün kol gezdiği koca bir mezbahaya dönüşür. Mezbaha kelimesinin ağır olduğunu düşünmeyin sakın, hafif bile kaçtı denilebilir. Çünkü Nanking’de yaşananları izah edecek sözcük sayısı kısıtlı, inanın. Akıllara durgunluk verecek her türlü şiddet, deney ve vahşet, ne yazık ki; Uzak Doğu’nun bu adı neredeyse artık unutulmuş kentinde hayat buldu, olmaz denilen oldu ve en acımasız şiddet gerçek kılındı. Bu tam anlamıyla büyük bir soykırım girişimiydi. Nanking’de meydana gelen korkunç zalimlik, Çin’in hala kapanmayan yarası, Japonların ise asla silinmeyecek utancıdır.

 

BİR ADAM BAZEN HER ŞEYE BEDELDİR

 

İşte Almanların ünlü Siemens şirketinin 27 yıllık yöneticisi ve Nasyonal Sosyalist Parti (NAZİ) üyesi mühendis John Rabe, güvenli bir bölge oluşturarak, işgalin ve zulmün, kendi koruması altındaki bölgeye sızmasını üstün bir çaba göstererek engellemesini bildi. Her gün didindi, planlar üretti, uyguladı, insanlığını sorguladı, hastaydı yine de dayanma gücü buldu. Adını tarihe yazdırdı, bir insanın yapamayacağı şey yoktur, bunu gösterdi. İroniye bakın, kendisi de bir ırkçı olmasına karşın, o, Japon ırkçılığına karşı geldi. Patronları onu geri çağırdı dönmedi, mağdur durumdaki insanlara yardım etmeyi seçti. Sonra Almanya’ya döndü, yargılandı ve beş parasız kaldı. İmdadına Çin yetişti ve ona ölene dek aylık bağladı. Sonra ne mi oldu? 1950 yılında öldükten seneler sonra 1997’de kemikleri Çin’e geri döndü, kurtulanların çocukları ve torunları, Son Kahraman’ı Nanking’de bağrına bastı. 

 

SENİ UZAKTAN SEVMEK...

 

“Seni Uzaktan Sevmek” (Going the Distance), sevgili forması giymiş bir erkek ve bir dişiyi, uzayan mesafeler aracılığıyla aşk testine sokuyor. Peki, uzaklık,    dolayısıyla ayrılık, sevdayı daha da mı körükler yoksa sevi ateşini küllendirir mi? Romantik komedilerin demirbaşı Drew Barrymore ile artık sürekli karşımıza çıkmaya başlayan Justin Long, New York ile San Francisco arasında mekik dokuyan ilişkileriyle, bu amansız soruya yanıt arıyorlar. Bu arada, Drew çok yaşlanmış, Justin'in ablası gibi... Hilafsız. Neyse... Sorunun cevabı zaten bellidir, ayrılık da sevdaya dahildir. Zaman zaman savrulsalar da, canları da yansa, sevda uzakları yakın edendir. Çözüm beraberinde nasıl olsa gelecektir. Seni Uzaktan Sevmek, yer yer eğlenceli ama yenilik yok, farklılık yok, bütünlük yok... Romantizmin dozu, yürekten yakalamaktan muaf, oyuncuların kimyası da tutmamış. Belgesel yapımcısı Nanette Burstein’ın (“On the Ropes”) yönettiği ilk sinema filmi. Çok boş vaktimiz var, ne yapsak ne etsek diyorsanız, belki bir seçenek olabilir. Vaziyet budur.

 

USTURA; BİLİNÇLİ UCUZLUĞUN DORUKLARINDAN...

 

“Ustura” (Machete), çirkin ve karizmatik ağabey Danny Trejo ile Robert De Niro, Jessica Alba, Lindsay Lohan, Don Johnson ve Michelle Rodriguez’in başrolleri paylaştığı, amacı beyazperdeyi kan denizine çevirmek olan kesmeli, biçmeli vahşi bir seyirlik. Robert Rodriguez’in hayli keyif aldığı bilinçli ucuzluk, absürt ötesi zorlama ve abartılı aksiyon, beni ziyadesiyle eğlendiriyor ancak sizleri bilemem. Filmi ele geçiren pespaye mizahı izah etmek kolay değil, sonuçta bu bir B film, bile bile, göstere göstere, kanırta kanırta dalgasını geçiyor, her ne varsa. İğrençlik gırla, erotizm ile de haşır neşir, siyasi mesaj filan da veriyor kendi çapında, daha ne olsun. Bu tarzı seven sever, sevmeyen evinde oturur. İşte bu kadar basit... Danny Trejo’nun can verdiği Machete (Yahu bu ustura değil ki Latin palası), El Marriachi kadar gözde ve ölümsüz bir tipleme olur mu? Yanıtı için biraz daha bekleyeceğiz çünkü iki devam filmi daha gelecek, ilgilenenlere duyurulur.

 

BABA OLMAK NE BÜYÜK BİR MUTLULUKTUR

 

Gelelim “Çılgın Hırsız”a (Despicable Me), bu güzelim animasyona gitmezseniz hatırım kalır, çok eğleneceksiniz ve eminim seveceksiniz. Kötüyken yönünü iyiliğe çeviren hırsızların piri Gru, yardımcıları sevimli mi sevimli “minyonlar” ve yetimhanede kalan üç minik kız kardeş... Gru, dünyada çalacak şey kalmayınca, bildiğiniz Ay’ı aşırmaya resmen ant içer. Ancak henüz bilmemektedir; ezeli mutsuzluğunun kaynağı yukarıda değil derinlerdedir ve baba olmak hedeflerin en büyüğüdür.

 

0
0
0
Yorum Yaz