22 01 2011

Gerçek bir ‘Günah Keçisi’

 

 

 

ALPER TURGUT

 

“Günah Keçisi”, Türkiye ölçeğinde “porno fenomeni” Şahin K., absürt Tecavüzcü Coşkun (Göğen) ve Yeşilçam’ın ilaçlı içecek uzmanı Nuri Alço’yu bir araya getiren (Sevtap Parman ve Ali Desidero da var) cinsel içerikli bir komedi denemesi, kısaca. Aslında müthiş bir potansiyeli olan bu girişimin, kaba güldürü ve salt gişe tercihi nedeniyle yer yer komik ve hayli vasat bir filme dönüştüğünü belirtelim.

 

Filmin senaryosu Alper Erze’ye, yönetmenlik koltuğu ise Cenk Özakıncı’ya ait. “Hibnos”, “Pipidis” gibi ucuz imalarla ve bol kepçe kötü esprilerle süslü 100 kopyalı Günah Keçisi’nin, önyargılardan dolayı, adıyla birebir örtüştüğünü düşünüyorum. Bazı salon sahipleri, filmi göstermek istemiyormuş, muhafazakâr ve din odaklı basın, Günah Keçisi’ne dair reklam, eleştiri ve haberleri kullanmamayı uygun bulmuş. Denizlerden gelen adam olarak bilinen, efsanevi seks filmleri oyuncusu ve yönetmeni Şahin K., Recep İvedik’in erotik versiyonuna çevrilmeseydi keşke, çünkü bu eleman, diğerinden daha komik, çok daha komik. Üstelik “Genç, yaşlı fark etmez, Şahin K. affetmez”, değil mi?

 

“Kutsal Damacana: Dracoola”yı, bana kalsa, kötü filmler listesine bile almazdım. Hatta görmezden gelmek, herkesin yararına olurdu, belki de… Çünkü bu yapımın sinemayla, bir filmi oluşturan temel parçacıklarla, seyir zevkiyle filan uzaktan yakından alakası yok. Her yıl salt gişe odaklı pek çok kötü film gösterime giriyor, hakkını verelim, arada “Eyyvah Eyvah” gibi iyi örnekler de çıkabiliyor. Ancak iddiaya girerim ki; ne Kutsal Damacana 3, ne de benzeri bugüne dek çekilmemişti. Sinemadan soğumamak, beyazperdeden nefret etmemek için bu “şey”den uzak durun veya yok sayın gitsin.    

 

Dracoola’yı Korhan Bozkurt yönetmiş, Leman Dergisi yazarlarından Ahmet Yılmaz senaryoyu yazmış, Ersin Korkut,  Şahin Irmak ve Özge Ulusoy oynamış. Aslında böyle bir şey yok. Yönetmek mi? Güldürmeyin! Bu mizahın izahı mı? Asıl gülünç olan şey bu olurdu. Oyunculuklar ile ilgili yorum yapmak ise, karakterlerine hayatlarını bağışlayan, tüm aktör ve aktrislere ayıp etmektir, kesinlikle. Evet, durum özetle budur.

 

Avustralya- Fransa ortak yapımı, Cannes Film Festivali’nin kapanış filmi “Ağaç” (The Tree), acıyla baş edebilmek için fantastik ile dayanışmaya giren, tam kafaların karıştığı yerde, yaşama dair gerçeklere de yaslanmayı bilen bir seyirlik. Filmin yönetmeni Julie Bertucelli. Belli başlı rollerde Charlotte Gainsbourg, Morgana Davies ve Marton Csokas var. Filme dair, Avustralya’nın vahşi doğasına tutunmuş, dev ve yaşlı güzelim bir ağaç ile tuvaleti mesken eyleyen şirin kurbağalar aklımda kalmış. Yaratıcı ve yok edici bir tabiat, elbette öğretici, üstelik bu, bir ailenin, evin babasını yitirmesi ve ardından yaraları sarma sürecinde ise… Ancak karakterlerle bütünleşemiyoruz. Çünkü yapım, Charlotte Gainsbourg gibi rolüyle adeta bütünleşen bir silahı olmasına karşın duygu aktarmak gibi bir problem yaşıyor. Ne yazık ki…

 

“Büyük Sır” (Get Low), sırf oyuncu performanslarıyla ayakta duran (Robert Duvall, Bill Murray, Sissy Spacek), senaryosunda görünür bir zafiyet bulunan bir ilk film. Büyük Sır, şehir efsanesine dönüşen gerçek bir yaşam öyküsünden doğmuş, keşke gizem olarak kalsaydı. Bunun dışında film, hiçbir şekilde akıcı değil, hatta son kerte yorucu, sıkıcı ve bunaltıcı. Tatsız ve tuzsuz…

 

Gelelim son yıllarda çekilmiş en kötü animasyonlardan birine… Üç boyutlu “Ayı Yogi”yi (Yogi Bear), ne sizlere ne de çocuklarınıza öneriyorum. Aslında sürekli “Efemmm” diye seslenen, maceradan maceraya koşan piknik sepeti hırsızı bu eski dost, daha iyi bir filmi hak ediyordu. Yazık olmuş.

 

ÇÖLDE KUTUP AYISI, HAFTANIN EN İYİSİ

 

 

 

29. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde, Şakir Eczacıbaşı anısına verilen “Altın Lale Uluslararası Yarışma Ödülü”nü kucaklayan “Şeylerin Boktanlığı” (De Helaasheid Der Dingen), nihayet dokuz ay sonra 21 Ocak 2011 günü tam üç (3) kopyayla, “Çölde Kutup Ayısı” adıyla vizyona giriyor. Bahtsız Bedevi ile çöldeki Kutup Ayısı'nın ilişkisi elbette namahreme giriyor ve böyle ‘boktan şeyler’, nitekim bizi ırgalamıyor. Şaka bir yana, Şeylerin Boktanlığı, gerçekten şiir gibi bir film. Sert, haşin ve hüzünlü… Hınzır, edepsiz ve gülünç… Lümpen ve kaybeden… Zarif ve kaba saba… Evet, evet, bu film, ziyadesiyle aykırı, tipik bir ayrıksı ve tam tekmil öteki… Tutunamayanlara ve zavallı masumiyetimize dair…

 

Belçika'nın yeni kuşak yönetmenlerinden Felix van Groeningen, “Steve + Sky” (2004) ve “With Friends Like These”in (2007) ardından 2009'da Şeylerin Boktanlığı ile bizlerden kocaman bir alkış alıyor. Dimitri Verhulst'un kitabından uyarlanan filmin senaryosu ise Christophe Dirickx ve yönetmenimiz Felix Van Groeningen'e ait. Şeylerin Boktanlığı, nam-ı diğer Çöldeki Kutup Ayısı'nın belli başlı rollerinde, Kenneth Vanbaeden, Valentijn Dhaenens, Koen De Graeve, Wouter Hendrickx, Johan Heldenbergh, Bert Haelvoet, Gilda De Bal ve Natali Broods var.

 

Film, resmen kadife sesli ünlü ABD’li şarkıcı ve söz yazarı Roy ‘Kelton Orbison’a (1936 – 1988) adanmış, hani “Only the lonely” ve “Pretty woman”ı yaratan adama. Karısını motosiklet kazasında, iki oğlunu da yangında yitiren kaderin sillesini yemiş Orbison ile filmin marjinal kahramanları, duygudaşlık kurarlar. Bu özdeşleşme o denli yoğundur ki; Orbison battığında, onlar da çuvallar, yükselişe geçtiğinde, mutlu ve güzel günler kapıdadır.

 

Kahramanlarımız derken, 13 yaşındaki Gunther’in, alkolik babası ile delibozuk üç amcasından söz ediyoruz. Belçika’da el kadar bir kasabada, yoksul, cahil ve çılgın dört koca adam, ana ocağına geri dönmüştür. Melek muadili pamuk gibi bir anne, bu baş belası tiplere, adeta kol kanat germiştir. Küçük Gunther, tuhaf, tatlı ve ıstıraplı ergenlik yıllarını, işte bu dingonun ahırında geçirecektir. Arada kadın gibi giyinerek partilere koşan, çırılçıplak bisiklete binen, en çok alkol tüketme yarışlarına katılan, uluorta seks yapan, annelerinin astığı çamaşırlara pislediği için komşunun kuşlarını tüfekle vuran, kumarbaz, ağızları bozuk, kavgacı ve büyümemeye yeminli çocuklar bunlar. Aslında Strobbe’ler, birbirlerine sımsıkı bağlı, tertemiz kalpli adamlar, zararları daha çok kendilerine ama Gunther’in de hayatını mahvediyorlar, haberleri bile yok. Filmde bir sahne var; oğullarından birinin kumar borcu yüzünden eve haciz memuru gelir, annenin tek keyfi, TV izlerken uyumaktır. Memur, dört iriyarı çocuktan ürkmesine rağmen, fakirhanede işe yarar tek şey olan, televizyona göz dikmiştir. O esnada anne, televizyonun tozunu almaya başlar, oğulları ona çıkışır ve anne yanıt verir; “Böyle tozlu tozlu verilmez, ayıptır”. Öyle işte, hem absürt hem de ana gibi sıcak bir film bu.

 

Arada Gunther’in yetişkin olduğu döneme geçeriz, sorunlu çocuk ve sorunlu büyük çocuk Gunther diye iki koldan ilerler yapım. Bizim delikanlı, yazar olmak istemektedir, anlatmak istediği yegâne şey ise aylaklıkla örülü kendi öyküleridir.

 

Yaşamı anlatıyor bu film, kâh acıtarak, kâh okşayarak. Günlük hayatın gülünçlüklerini, kapitalizme küfreder gibi, sarhoş eder gibi kurguluyor. Oyunculuklar nefis, öykü bildik, kirişi kırmak ve şans kapısını aralamak, basitliğinde, özetle. Arada çaktırmadan siyasi mesajlar da veriyor, kadın-erkek ilişkilerini, çocuk dünyasını, evlat sevgisini, pek çok iğrençliği ve anlamlı-anlamsız her şeyi ne de güzel harmanlıyor. Ezcümle; bu film kaçmaz. 

967
0
0
Yorum Yaz