17 12 2010

Çakallar ve Karanlık

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Bu hafta tam dokuz film gösterime giriyor, beşi yerli, dördü de yabancı… Ancak bunca film arasından seçim yapmakta zorlanacağınızı düşünüyorsanız, aldanırsınız. Çünkü bir ikisi hariç dişe dokunan bir yapım yok. Geçtiğimiz günlerde Altın Küre adayları açıklandı, belli ki, 2011’in ilk aylarında iyi ve güzel filmler karşımıza çıkacak, şimdilik yapacağımız şey, ya olanlarla idare etmek ya da sinema yerine şimdilik başka meşgaleler bulmak.

 

“Çakal” ve “Çakallarla Dans” ile başlayalım. Antalya “Altın Portakal” Film Festivali’nde izlediğimiz Çakal, her ne kadar Antalya’da yarıştığı filmler arısında öne çıkamasa da haftanın en iyi filmi olduğu kesin. Uzakdoğu’dan pek ünlü “Acı Tatlı Hayat” filmiyle gözle görünür bir yakınlığı olan Çakal, karikatürize karakterleriyle bir tür şiddet parodisi, özetle. Başroldeki İsmail Hacıoğlu’nun performansı iyi, ancak müthiş oynadığını söylemek mümkün değil. Neredeyse kadınsız bir film olan Çakal’da, sadece yetenekli genç oyunculardan Damla Sönmez’in kısa bir rolü var. (Bir de bu yılın en kötü çekilmiş sevişme sahnelerinden birinde adını bilmediğim bir kadın oyuncu yer alıyor) Usta aktörler Erkan Can ve Uğur Polat ise kusura bakmasınlar, hayatlarının belki de en kötü işini çıkartmışlar. Çakal ile gerçekten bir ilk filme göre hayli iyi çıkış yakalayan yönetmen Erhan Kozan’ın acemiliği, oyuncu yönetiminin aksamasına, Polat ve Can’ın resmen “kafalarına göre takılıyorlar”, bildiğin oynamıyor, eğleniyorlar. Bir de Erkan Can’a artık mümkünse, mafya babası rolü yazılmasın, “Mahallenin Muhtarları”ndaki Temel karakteri kadar, baygınlık verdi, bu yeraltı babalığı işi… Ve filmin finali resmen olmamış, çalakalem bir son, senaryosu, görüntü kalitesi ve “iç sesi” ile vasatı aşan Çakal’a yakışmamış.   

 

İngiliz yönetmen Guy Ritchie, sinemamıza iyice sızdı. Neredeyse peşi sıra önce “Vay Arkadaş” şimdi de “Çakallarla Dans”. Yönetmenlerimiz etkilenmiş olabilir, eyvallah ancak Guy’un filmlerinin kalitesine yaklaşmaya da çabalasalar ya… Ne gezer. Filmin yönetmeni Murat Şeker, arkadaşım ve kusuruma bakmasın, bu onun en kötü filmi. Oyuncu seçiminden hikâyeye dek pek çok sorunu var filmin, absürdün dozu kaçmış, kaba komedi desen ona da uymamış. Başrolleri Şevket Çoruh, İlker Ayrık, Murat Akkoyunlu ve Timur Acar üstleniyorlar. Tuba Ünsal’ın filme katkısının ne olduğunu ise çözemedim, Murat’tan Yeşilçam soslu, güzel öykülü filmler bekliyorum, çünkü o tarz, ona daha uygun.   

 

Bu hafta iki İstanbul Avrupa Kültür Başkenti projesi, “Sultanın Sırrı” ve “Şenlikname: Bir İstanbul Masalı” vizyona çıkıyor. Keşke ne İstanbul, böyle bir kültürsüzlüğe ev sahipliği yapsaydı ne de bu filmler çekilseydi. Gişe filmlerine saygı duyarım ama siparişle çekilen böylesi filmlere duymam. Siparişle 7. sanat yan yana gelmez, gelemez. Peki, bu adı geçen iki film nasıl? Sultanın Sırrı, berbat, tek kelimeyle berbat… Şenlikname’nin ise eli yüzü daha düzgün ama keşke kısa film olarak çekilseymiş, böylelikle dehlizlerdeki anlamsız koşuşturmacadan da kurtulmuş olurduk. 

 

“Ejderha Dövmeli Kız”dan sonra macera kaldığı yerden devam ediyor. Üçlemenin ikinci ayağı “Ateşle Oynayan Kız: Millennium Üçlemesi 2” (The Girl Who Played With Fire), ilk filmde yakalanan çıtayı, epey düşürüyor. Heyecan azalıyor, ritim bozuluyor, elbette büyü de. Kahramanımız Lisbeth, üç ayrı cinayetten suçlanıyor, onun masum olduğuna inan ise serinin esas adamı Mikael oluyor. İlk filmi izleyenler devam etsinler yoksa Ateşle Oynayan Kız, tek başına bir şey ifade etmiyor.

 

Adları “Karanlık” ile başlayan yabancı filmlerimize geldi sıra. “Karanlık Deniz” (Marenero) çekileli neredeyse beş yıl olmuş, biraz daha bekleselermiş, klasik diye de okutabilirlermiş, aslında. Cinayet, cinsellik ve fanteziler. Özetle; orta karar, neye yarar diyebileceğimiz, albenisi olmayan bir film bu. Diğer karanlık yani “Karanlık Cennet” ise bir oyun ile başlayan bela ile sonuçlanan bir film. Güzel bir kadın ve onun peşine düşen saf erkeklere dair. Zorlayan bir film ama yine de kendini izlettiriyor, karar sizlerin.

 

Haftanın romantik komedi açığını ise “Başımıza Gelenler” (Life as We Know It) kapatmaya çalışıyor. Beklenmedik bebek, yeniden kurulması, kurgulanması gereken bir gelecek. Katherine Heigl, Josh Duhamel, Josh Lucas, Christina Hendricks ve Hayes MacArthur’un başrollerini sırtladığı film, sabun köpüğü gibi, sadece eğlen ve hemen unut diyor.

 

Son filmimiz ise yine bir yerli yapım olan “Teslimiyet”… Uluslararası İstanbul Film Festivali’nden aylar sonra, Emre Yalgın’ın yönettiği Teslimiyet, sınırlı sayıda kopyayla (5) gösterime giriyor. Filmin senaryosu Emre Yalgın ve Zeynep Özcan’a ait… Teslimiyet’in başrollerinde ise Görkem Arslan, Didem Soyku, Seyhan Arman, Buse Kılıçkaya ve Ayta Sözeri var. Film, İstanbul’un Tarlabaşı semtinde yaşayan ve para karşılığında seks yapan dört travestinin hayatını anlatıyor. Travestilerden Sanem, mahalleye taşınan Gökhan’a aşık olur ve karşılık bulur. Teslimiyet, belki sinemamız adına cesur bir girişim ancak vasat bir film.

 

739
0
0
Yorum Yaz