30 07 2010

Anneler, kızları ve hüzünlü bir döngü

 

 

ALPER TURGUT

 

“Anneler ve Kızları” (Mother and Child), annelik duygusuyla yaşamları kesişen, ağır olmayacaksa vicdanları gelişen, hayatın sırrını bulmuş gibi güzelleşen kadınları anlatıyor. Anne olmak, bir kadının yaşamındaki en keskin virajmış, tırtıl artık kelebeğe dönüşmüş ve kozadan çıkma vakti gelmiştir.  

 

Edebiyatın ulu çınarı Gabriel Garcia Marquezin oğlu Rodrigo Garcia, “9 Hayat” (Nine Lives) filmi ve “Six Feet Under” dizisiyle başladığı yönetmenliğe emin adımlarla devam ediyor. Anneler ve Kızları’nın senaryosunu da yazan Garcia’nın, “Yüz Yıllık Yalnızlık” ile büyülü gerçekçiliğin zirvesine oturan babası kadar etkin ve yetkin bir kalem olmasını kimse beklemiyor ancak yönetmenlik kariyerinin yükselen bir ivme izlediği de gerçek. Meksikalı üç büyük sinema dehası Guillermo del Toro, Alfonso Cuarón ve Alejandro González Iñárritu, Anneler ve Kızları’nın yürütücü yapımcıları olarak Kolombiyalı meslektaşları Garcia ile dayanışma içerisine girmişler, elbette, sinema kolektif bir bilincin ürünüdür. Filmin kilit rollerinde ise Naomi Watts, Annette Bening, Samuel L. Jackson, Kerry Washington, Jimmy Smits ve David Morse var. Özellikle güzel aktris Watts müthiş oynuyor, deneyimli Bening ve Jackson da döktürüyorlar.

 

Anneler ve Kızları, 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin kapanış filmiydi. Süresi biraz uzun tutulmuş olsa da, bazen sevinç çokça hüzün ile sarıp sarmalamasını bilen bu yapıt, izlenmeye değer. 38 yıllık bir zaman diliminden özetle; çocuk yaşta anne olmak, evladını yitirmek, evlatlık almak, biyolojik anne-üvey anne, annesizlik ve sevgisiz bir hayatın bir insandan götürdükleri... Şehvet, şefkat, nefret ve merhamet... Kısırdöngü vardır ve tarih tekerrürden ibarettir, kuşkusuz safsata değil. Anneler Kızları, özellikle kadınlara sesleniyor, filmin, hamileliğin ve devamında doğan bebeğin, yüreklerdeki buzu çözmesine ve affetmeye meyilli bir kıvama getirmesine dair söyleyecekleri var. Kaçırmayın.

 

GİDEN BİR BABANIN ARDINDAN

 

 

 

 

 

Güney Kore-Fransa ortak yapımı “Yepyeni Bir Hayat” (A Brand New Life), yönetmen Ounie Lecomte’nin kendi çocukluğundan demlediği iç burkan bir seyirlik. Kendisini yetimhaneye bırakıp giden babasının ardından yaşadıklarını asla unutmamış, evet, bu onun kişisel terapisi, bize düşen ise gerçek bir yaşam öyküsüne seyirci kalmamak, bıçağı kemiğe dayayan yakıcı yalnızlıktan ve koruyup, kollayan, yıkmayıp yapan bir sevgiden yana dersler çıkarmak.

 

Kim Sae-ron, Park Do-yeon, Ko A-sung’un başrolleri sırtladığı film, çocuk düşlerinin yetişkinlerin dünyasından daha da büyük ve gerçek olduğunu üstüne basa basa tekrar haykırıyor. Bu sessiz, sakin ve derinden film, mutlaka seyredilmeli. Dokuz yaşındaki Jin-hee, babasına adeta tapmaktadır, karısının ölümünden sonra yeniden evlenen ve çocuk sahibi olan babasıysa, aksine kızını yetimhaneye bırakmakta çekinmez. Jin-hee resmen altüst olmuştur, babasının döneceğini düşünür, yetimhanede kalmayı bir türlü kabullenemez, zamanla kişiliği değişir ve hırçınlaşır. Diğer çocuklarla kaynaşamaz, evlatlık olarak bir aileye verilmemek için ise yoğun çaba harcar. Canından çok sevdiği baba, hala beklenmektedir.

80
0
0
Yorum Yaz