
ALPER TURGUT
Lale Belkıs... Oyuncu, ressam, yazar, şarkıcı ve milli manken... Kendi tarifiyle “çağdaş ve yeniliğe açık bir Cumhuriyet kadını”... Hayatını anlattığı kitabına adını verdiği “İpek Çoraplar”ını giyip, podyuma çıkmasının üzerinden tam 55 yıl geçti. Fantezi görünümlü (deyim onun) bu “zor kadın”, sonra hiç ama hiç durmadı. Çılgın bir koşu tutturdu, deliler gibi çalıştı ve ne varsa emeğiyle yaptı. Adeta tırnaklarıyla kazıyarak... O, bugün, yalanlardan, boşa geçen zamanlardan ve sözlerinde durmayanlardan nefret ediyor, belki de bu yüzden Moda’daki evini bir sanat galerisine çevirdi. Çocuk kitapları yazan bir ev kadını, İngiltere’nin en zengin insanı olabilirken yetenek anıtı Lale Belkıs, yaşamını ancak yaptığı resimlerini satarak idame ettirebiliyor. Bu ayıp kime ait, sanırım sanata ve gerçek sanatçılara sırtını dönen hepimize... Ama o, her şeye rağmen başını dik tutmayı beceriyor. Lale Belkıs ile aşktan sanata, sahneden podyuma, resimden perdeye uzanan keyifli bir söyleşi yaptık.

—Lale Belkıs, geriye dönüp baktığında, ‘keşke’ der mi?
Olmuş, bitmiş ve yaşanmıştır. Hayatım boyunca yaptıklarımdan asla pişmanlık duymadım. Keza aşklarımdan da öyle...
—Doğma büyüme İstanbullu musunuz?
Evet. Eyüp’te yedi odalı ve benim için dünyanın en güzel evinde doğdum. Babam İsmail Durmaz, Çanakkale Savaşı’nda gazi olan (bir şarapnel parçasıyla bacağından yaralanmış) bir muhabere subayı idi. Annem ise Kolağası Ahmet Kaptan’ın kızı Hacer Durmaz... Anne ve babamın, altıncı ve son çocuğuydum. Gerçek adım Belkıs Durmaz ise, Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsü’ne başlayınca Lale Belkıs’a dönüşecekti.
—Günümüz mankenleriyle sizi karşılaştırırsak şayet, en bariz fark nedir?
Biz organik mankenlerdik, günümüzdekiler ise hormonik mankenler... Gencecik ve çok çok havalı bir kızdım. Bugüne dek rejim bile yapmadım. Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsü’nde eğitim almanın farkını ve onurunu hep yaşadım. Hiç unutmam, ülkemizi ve şaheser kıyafetlerimizi tanıtmak amacıyla Afrika, Avrupa ve Amerika’yı kapsayan bir tura çıkmıştık. Bugün mankenlik çok hafife alınıyor. Devre mülk gibi ilişkiler yaşayan ve haftada bir sevgili değiştirenler, gerçek mankenleri de karalamış oluyorlar.
—Mankenlik yaparken hiç olumsuz bir durumla karşılaştınız mı?
Asla... Ne bir laf işittim, ne de taciz edildim. Sadece alkışlar. Mankenliğin kuralı, taşımaktır. Elbise canlanacak, sen cansızlaşacaksın. Ben mankenliğin kitabını yazdım (bu bir gerçek).
— Podyumun ardından da tiyatro mu geldi?
“Evlilik Dolabı”, “Boeing Boeing”, “Becerikli Kaynana” gibi birçok tiyatro oyununda görev aldım, turnelere çıktım. Sahneye adımımı ilk kez 1962 yılında, İsveçli bir kızı (Ivga) canlandırarak attım.
—Ya şarkıcılık?
Nota, solfej, şarkı çalıştım, şan eğitimi aldım. “Playboy”un da aralarında bulunduğu İstanbul’un en seçkin gece kulüplerinde sahneye çıktım. İngilizce ve Fransızca şarkılar söyledim. Arada Türkçe şarkılar da seslendiriyordum. Pir Sultan Abdal’dan, Karacaoğlan ve Yunus Emre’den söylüyordum. Ama içkili gece kulüpleri zamanla bozulmaya başladı. Bir gün adamın biri sarhoş olmuş, arkadaşlarla sohbet ederken yanımıza geldi ve masaya 100 lira attı. Ve tutturdu, “Konyalı” türküsünü söylemem için... İşte o an karar verdim ve gece kulüplerinde şarkı söylemeyi bıraktım. Şarkılar yazdım, albümler yaptım. Emek Sineması’nda Ajda Pekkan ve Muazzez Abacı ile birlikte konser verdik.
—Siz dublaj da yaptınız. Bugüne dek kimleri seslendirdiniz?
Ünlü İtalyan aktris Sophia Loren’i seslendirdim. Sonra ABD’li kadın oyuncu Ava Gardner’e de sesimi verdim. Hatta çocuk sesiyle Lolita’yı da... Cahide Sonku ve Jean Moreau’yu da... Emre Kınay’ın babası Feridun Kınay, ses mühendisi ve İpek Film’in dublaj yönetmeni idi. Onun idaresinde dublajlar yapardık.
—Yıllar önce Altın Portakal kazanmışsınız ama ödülünüzü alamamışsınız...
1970 yılında senaryosunu Sadık Şendil’in yazdığı, Ertem Eğilmez’in yönettiği “Kalbimin Efendisi”nde, Suna karakterini canlandırmıştım. Bu rol bana, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandırdı. Ama ödülümü alamadım, çünkü aynı tarihlerde Haldun Taner ile birlikte, Atıf Yılmaz’ın “Ölüm Tarlası” adlı filmi için (Falcı Emine’yi canlandırdı) Romanya’da yapılan Balkan Film Festivali’ne gittik. Bükreş’te sosyalizmi gördüm ama Altın Portakal ödülümü hiç göremedim.
—Sinema sektörü yeteri kadar kadir kıymet bilmiyor, diyebilir miyiz?
Yeşilçam Ödülleri’nde jüri üyesiydim. Ödül gecesi salondaki yerimi aldım, bir de baktım ki hiç alakasız insanlar, koltuklara kurulmuşlar. Bana ise ‘yer kalmadı’ dediler. Açıkçası gücendim.
—Magazinciler ile “ünlüler” arasında adı konulmamış bir savaş yaşanıyor, sizce kim haklı?
Magazinciler haklı... İşin püf noktası yakalanmamakta... Ben hiç yakalanmadım, kimseye açık vermedim. Magazincinin işi bu, seni uygunsuz bir durumda görürse fotoğrafını çeker, haberini yapar. Defile sırasında soyunurken, gerçi korse vardı üzerimde ama bir gazeteci tarafından fotoğrafım çekildi ve ertesi gün Hürriyet Gazetesi bunu kocaman kullandı. Asla niye çektiniz, niye haberini yaptınız demedim. Çünkü onlar, görevlerini yapıyordu. Bugüne dek hakkımda kötü bir şey yazılmadı.
—TV dizileriyle aranız nasıl?
Şimdilerde Orhan Kemal’den uyarlanan “Hanımın Çiftliği”ni seyrediyorum. Bence dizileri çok uzatıyorlar ve bu yüzden eksikliklerini göremiyorlar. Zaten bir süre sonra da tempo sorunu baş gösteriyor.
—“Sevişme sahnesinde yastık kullandık” diye başlayan komik-trajikomik açıklamalar, gündemden bir türlü düşmüyor. Sizce de sinema, tabularla mı hareket etmeli?
Ben beyazperde de sanılanın aksine asla vamp ve kötü bir kadın canlandırmadım (güçlü, ayakları üstünde durabilen, cesur ve alımlı kadınlardık, diyor) ancak sinemada yasağım falan da yoktu. Film için gerekliyse şakır şukur öpüşülecek, hatta sevişilecek de... Yastık koymak da neyin nesidir. Kadir İnanır ile çıplak bir sahnemiz vardı, yatağa girmiştik. Oyuncular o noktada birbirlerini obje olarak görürler ve güzel oyun çıkarmaya çalışırlar.
—Sanata sizin kadar kendini adayan biri, eğer Hollywood’da yaşasaydı, sanırım malikânesi olurdu. Katılır mısınız?
Kuşkusuz olurdu. Canımız çıkıyor ancak Türkiye’de sanat para kazandırmıyor. Tam 25 yıldır resim yapıyorum. Sattığım resimler dışında da bir gelirim yok, param yok. TV programlarına çağırıyorlar, sürekli ekrana çıkıyorum ancak beş kuruş para alamıyorum. Misal; Tarkan’a, TRT’ye çıktı diye, bilmem kaç milyar para veriliyor. Yine örneğin “devlet sanatçılığı” hangi kıstaslara göre belirleniyor. Bunlar çirkin ayrımlar... Maddi yönden hakkımızı alamasak da, bize duyulan saygı her şeyden önemli... Yapılan işler, eninde sonunda takdir görüyor.
—Peki, bunca uğraşınız varken günün saatleri size yetebiliyor mu?
Asla durmadım ve durmaya da niyetim yok. Yoruldum demem. Biz halktan insanlarız, evimin temizliğini de kendim yaparım, kıyafetlerimi de... Ben yazlıktayken de çalışırım. En son Datça Aktur Tatil Sitesi’nde, Tarık Şerbetçioğlu’nun yazdığı “Mutluluk Çiçeği” oyununu, site çalışanlarının çocuklarıyla sahneledik. Keyiflendik, mutlu olduk.
—Sanat, aşk ile mi beslenir?
Elbette. Aşk için bir kitap yazdım, adı da; “Geçerken Uğradım Gönül Bahçesine”... Henüz yayımlanmadı. İçerisinde dizeleri enteresan, sanata dair şiirlerim var. Bir kadının dışa vuramadığı içeride kalan aşk duygularını içeriyor. (Lale Belkıs, 36 yıldır meşhur Ateşböceği Yalçın (Yalçın Otağ) ile evli. İlk evliliğini ise oyuncu Pekcan Koşar ile yapmıştı)
—Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bazen yazgı, yanlış kurguya giriyor. İnsanlar nankör, hayat ise giderek ucuzluyor. Ben hala Uğur Mumcu ve Olaf Palme için üzülüyorum ve hepimiz adına utanıyorum. Bize güzellikler sunan yaşam için şükretmek yerine biz her şeyi yıkmak için elimizden geleni yapıyoruz. Ama her şeye karşın yine de yaşamı çok seviyorum.
Fotoğraflar: Kaan Sağanak
Cumhuriyet Hafta Sonu / 28 Kasım 2009