alper turgut Sinema - ALPER TURGUT'UN SİNEMA YAZILARI... - Blogcu



« Önceki |

12/12/2009

Tesirsiz aşk bombası


 

 

ALPER TURGUT

 

“Gecenin Kanatları”, siyasetten fersah fersah uzak bir metinle, “canlı bomba” gibi meşakkatli bir konuya merak saran bir seyirlik... Ne mi oluyor? İstisnasız her şeyi eline yüzüne bulaştırıyor ve intihar eylemcisini, zaman ayarlı ve tesirsiz bir aşk bombasına çevirmekle yetiniyor. Bu film, kötü bir şaka gibi... “Kapitalizm Bir Aşk Hikâyesi” (Capitalism: A Love Story) ise dünyanın düzenini sorgulayayım derken, savaş çığırtanlığına soyunup, üstüne de Nobel Barış Ödülü’nü alan Barack Obama’dan medet uman bir belgesel... Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu...

 

Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’ni mesken eyleyen fedailerinden girip, Japonların ünlü Kamikaze pilotlarından çıksak ne fayda... İntihar eylemcileri, denk kuvvetlerin çarpışmadığı her türlü mecrada çıkıverirler karşımıza... İkiz kuleleri vuran yolcu uçakları, savaş gemisine bodoslama dalan tekne, sürücüsüyle birlikte havaya uçan kamyon ve kamyonetler gibi motorize saldırılara ise hiç girmeyelim. Biz, direkt “canlı bomba” diye adlandırılan Ortadoğu orijinli eylem tarzına geçiş yapalım. İlk canlı bomba, İsrail’in, Filistin topraklarında gerçekleştirdiği katliamların yanı başında doğdu. Yaratıcısı ise Hamas örgütü idi. Hamas, 1993–2004 yılları arasında 400’ün üzerinde intihar komandosunu, çoğu sivil İsrail hedeflerine gönderdi. Ülkemizde ise tam 13 kez canlı bomba eylemi yapıldı. Bilanço mu? 35 yaşam yitti, onlarca kişi de yaralandı.

 

Evet, göründüğü üzere bıçak sırtı diye tabir edebileceğimiz, gayet ciddi ve elbette çetrefilli bir durum. Ve ortada bunca çekilen acı varken, çözüm üretmek yerine konuyu sulandırmaya kalkmak. Haliyle abes kaçıyor. Gecenin Kanatları, politik yoksunluğu yüzünden işte bu hataya düşüyor. Soruna dikkat çekmeye çabalayacağına, aşk meşk mevzuları eşliğinde resmen dalgasını geçiyor. Aşk, sizin yedek forvetiniz mi? Maçın bitimine yakın oyuna sokacak ve son dakika golü attıracaksınız. Ama gel ve gör ki, olmuyor, üstelik tepeden tırnağa sakil duruyor.

 

HIZLANDIRILMIŞ BİR AŞK VE ATEŞLİ BİR SEVİŞME

 

Gecenin Kanatları’nı Serdar Akar yönetti. “Gemide” ve “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” gibi güzide yapıtları bizlere kazandıran Akar, kendi sinemasından da izler taşımayan bu içi bomboş filmi niye çekti? Yanıtını beklemeden, filmin kötü olmasında en büyük sorumluluğu üstlenen senaryoya geçelim. Mahsun Kırmızıgül ve Ahmet Küçükkayalı’nın ortaklaşa yazdıkları senaryonun hali perişan. Böylesi mesnetsiz ve karikatürize tipleri yaratmakta zorlandınız mı? Devrimciler, mafya bozuntularına benzetilmiş, ellerinde sadece bir tespih eksik. Final deseniz tek kelimeyle facia... Diyaloglar bunaltıcı ve yapay, beylik söylemler ise sevimsiz. Adı “Hayat” olan apartman ve barış simgesi güvercinler gibi göndermeler dahi basit kaçıyor.

 

Filmin öne çıkan rollerinde, Beren Saat, Murat Ünalmış, Yavuz Bingöl, Erkan Petekkaya, Alper Kul, Cezmi Baskın, Ferit Kaya ve Arif Erkin var. Erkan Petekkaya, Alper Kul ve Ferit Kaya, rollerinin hakkını ziyadesiyle vermişler, belirtmek isterim.

 

Gecenin Kanatları’nı çekenler, keşke 2005 tarihli “Vaat Edilen Cennet”i (Paradise Now) görüp feyiz alsalardı, canlı bomba filmi nasıl kotarılır diyerek... Hal böyleyken Gecenin Kanatları’nı, sinemaseverlere önermem de mümkün değil. Neyse ki; haftaya büyük bir keyifle “Vavien”i yazacağız. Notunuzu şimdiden alın ve yerlerinizi ayırtın, Vavien, kara mizahtan beslenen mükemmele yakın bir film.

 

12 Eylül 1980 darbesinden hemen sonra çocuk yaştaki Gece’nin evi, güvenlik güçleri tarafından basılır. Gözlerinin önünde anne ve babası katledilen Gece, bir anda büyür ve onu günümüzde bir canlı bomba adayı olarak buluruz. Ailesini öldüren ekibin başındaki polis yükselmiş, bakan olmuş, içindeki nefreti çoğaltan Gece de, gönüllülük ekseninde kendini feda etmeyi göze almıştır. Ancak eylem öncesi barındığı apartmanın kapıcısının oğlu Yusuf ile yakınlaşırlar. Hızlandırılmış aşk ve ateşli bir sevişme, Gece’nin yitirdiği tüm duyguları, bir anda geri getirir. Şimdi, karar verme zamanıdır. Ya intikamını alacak, ya da yeni bir hayata yelken açacaktır.

 

MICHAEL MOORE, KABUK DEĞİŞTİRİYOR

 

 

 

Kapitalizm Bir Aşk Hikâyesi, “Fahrenheit 9/11”, “Benim Cici Silahım” ve “Sicko” gibi belgesellerle, hayranlığımızı kazanan Michael Moore’un son icadı... Ancak üstat hakkındaki şüphelerimiz büyüyor, çünkü o, giderek radikallikten vazgeçip, merkeze yanaşıyor. İsyancı kişiliği törpüleniyor, başkaldırı ruhu, at gözlüğüyle yer değiştiriyor. Hatta dine bile yakınlaşıyor. Belki de tek derdi cumhuriyetçilerdir, demokrat Obama’yı kurtarıcı bellediğine göre...

 

Kabul, kapitalizmin yarattığı buhrana kameralarını çeviriyor, varı yoğu para olan ve sıradan Amerikalıların çanına ot tıkayan şirketleri de didikliyor. Ama melanet, sadece Bush ile sınırlı değil ki... Obama, ezilenlerin sırtından inip, ezenlere de dur mu dedi? Vahşi, berbat, hain ve insana düşman bu sistem, çarklarını büyük bir zevkle döndürmeye devam ediyor. Obama, daha şimdiden umut taciri ve kukla olmakla suçlanıyor. Halkının yüzde 66’ı, onun, Nobel Barış Ödülü’nü almasına karşı çıkıyor. Biliyorlar ki; bu korku imparatorluğu, dünyayı savaş alanına çevirmeyi sürdürecek ve yine evlatlarının kanı dökülecek. Kapitalizm, asla bir aşk hikâyesi değildir, olsa olsa zulmün dehşet veren tarihçesidir.

 

Cumhuriyet Hafta Sonu / 12 Aralık 2009

12/12/2009

Bihter, Beren’i yutuyor

 

Söylediği bir söz, giydiği bir elbise günlerce yazılıp çiziliyor. Yüksek topuklu ayakkabıları mağazalarda “Bihter’in son bölümde giydiği ayakkabı” diye soruluyor. Yarattığı kadının kitleleri peşinden sürüklediğinin farkında Beren Saat... Bihter Beren’i çoktan yutmuş. Beren Saat ise dikkatli, mesafeli ve olgun davranmayı seçmiş. Yaşamda ne denli ince çizgiler olduğunun farkında. “Bir sabah uyanıp bir depresyonla karşılaşabilirim. Gelecekte her şey olabilir. Belki ilerde tonla plastik operasyon geçirmiş bir tip olacağım. En iyisi yaşayıp görmek gerek” diyor.

 

ALPER TURGUT

 

“Aşka Sürgün”, “Hatırla Sevgili”, “Aşk-ı Memnu”... Her biri bir merdiven basamağı ve kuşkusuz Beren Saat’in popülaritesini artmasına yol açıyor. Peki, Beren Saat mi daha ünlü, yoksa canlandırdığı Bihter karakteri mi? Elbette bir edebiyat klasiği olan Bihter... Bu fenomen karakter, kendi kelimeleriyle Beren Saat’i çoktan yutmuş durumda... Ancak o, asla pişman değil. Şimdilik Bihter’in öğretmenliğinde olgunlaşıp, hayatı öğrenmeye çabalıyor. Şiirler yazıp, içine kapanan ve dar bir çevrede soluklanmayı seçen bu gencecik ve güzel kadın, yaşından beklenmeyecek ölçüde olgun görünüyor. Üstelik gayet ketum ve kendisiyle oldukça barışık... “Güz Sancısı” filmindeki oyunculuğunu beğenmemiştim ama “Gecenin Kanatları”nda kendini aşmış, hakkını yemeyelim.

 

 

 

— “Gecenin Kanatları”nın başrol oyuncusu Beren Saat, kendi filminin galasına niye gitmedi?

 

Filmin yapımcısı Murat Tokat, bana maddi ve manevi dava açacakmış. Gün boyu dizi setindeydim, bu durumdan bir saat önce haberim oldu. Anlaşılan hukuki bir sürece giriliyor. Ne olacağını ve neler yaşayacağımı bilmediğim için daha sonra konuşmakta fayda görüyorum. (Ortada bir sorun var, besbelli... Ve bu sorunun, sevişme sahnesinin basına çok önceden sızdırılmasından kaynaklandığı dillendiriliyor. Diyorlar ki; Beren, cinsel bir objeye çevrilmek istenmesine tepki göstermiş. Sonuna dek haklıdır. Lakin başrolü paylaştığı Yavuz Bingöl ve Murat Ünalmış’ın Beren’i suçlar mahiyetteki sözlerine karşın, 25 yaşındaki bu genç kadının, soğukkanlılığını koruması ve onlara toz kondurmaması, bence takdire şayan bir davranış. Belirtemeden geçmeyeyim.)

 

—“Canlı bomba” rolünü üstlenmeye nasıl karar verdiniz?

 

Kuşkusuz heyecan verici bir roldü. Arkadaşlarım, senin gibi güzel bir kadından canlı bomba mı olur, dediler. Ancak yönetmenimiz Serdar Akar ile uzun uzun konuştuk ve ikna olabildim. Önce canlı bombalarla ilgili internetten araştırma yaptım, eylemcilerin çoğu radikal İslamcıydı, patlamış ve iç organları etrafa saçılmıştı. Eylemi yarıda kalanlar, korkup kaçanlar, son anda vazgeçenler de vardı, onların öykülerini, açıklamalarını ve cezaevinden yazdıkları mektupları okudum. Ama onlarla benim canlandıracağım “Gece” karakteri arasında hayli farklılık vardı. Gece, kamplarda eğitilmiş inançlı bir eylemci değil. O, anne ve babasını öldürten ve dolayısıyla hayatını mahfeden adamdan intikam almak isteyen genç bir kadın. İşte bir yanlışın içindeydim, iki yönetmen arkadaşım, beni doğru istikamete yönlendirdiler. Gece için kendimden yola çıkmaya karar verdim.

 

—Senaryoda, Gece için derinlemesine bir karakter analizi yapılmamış, kendinizi bir canlı bombanın yerine nasıl koydunuz?

 

Hayatımdaki küçük öfkeleri köpürtüp, en nefret ettiğim şeyleri düşünüp onları zihnimde büyüterek... Gerçekten insan ayıktır, bilinci açıktır ama çizginin öteki tarafına geçmiştir. Eylem günü çekimlerinde yaşadığım tam olarak bu. Bir melodi buldum, hep onu dinledim. Gece’nin ritmi, böylelikle oluştu. Bombalar, bedenime bağlanırken terliyordum, o anı yaşıyordum.


—Çalakalem senaryoya rağmen mi?

 

Dörtdörtlük bir senaryodan da bazen iyi bir film çıkamayabilir. Hemen her yerde Mahsun Kırmızıgül’ün adı geçse de, senaryoyu Ahmet Küçükkayalı ile birlikte yazmışlar. Evet, senaryoyla ilgili kaygılarım vardı. Ben ekibe dâhil olduğumda, filmin başlamasına 12 gün gibi kısa bir zaman kalmıştı. Serdar Akar, benden sonra katıldı projeye... Ona, bu sahne niye böyle, şu sahne neden bu şekilde gibi sorularım oldu. Onları birlikte çözeceğiz dedi. Varsayımlar üzerinden harekete geçtik. Biz kendimizi yönetmene teslim ettik. Serdar Akar’ın varlığı, Gece’yi, insana daha çok yaklaştırdı. Sanırım, filmi henüz seyretmediğim halde, senaryoyu kötülemiş gibi oldum.

—Canlı Bomba olmaya karar vermiş bir insanın, giderayak sevişmek istemesi filmi hafifletmez mi?

 

Gece, duygularından bilerek ve isteyerek vazgeçmiş. O, ne aşk yaşamış, ne de kalıcı bir dostluk kurabilmiş. Belki de Yusuf’a (Murat Ünalmış) karşı koyamadı ve son gününe her şeyi sığdırmak istedi. Eros’un Oku, önce Yusuf’u buldu. Gece önce kaçtı ama sonra bu ilişkiye bir şans tanıdı.

 

—Gece finalde patlamalı mı, patlamamalı mı?

 

İnsanın kendini patlatması yerine, infazın silahla yapılması bence daha adaletli olur. Bir insanı tanıdıkça fikirler ve yargılar değişebilir, film biraz bunu anlatıyor. Ancak bunca acılar yaşanmış ve insanlar ölmüşken, Gece’nin, her şeyden vazgeçip, mutlu ve farklı bir insana dönüşmesi normal görünmez. Bence final, eylem alanında sonlanmalı...

 

 

—“Güz Sancı”ndaki “Elena” karakterinden intihar eylemcisi Gece’ye... Oyunculukta mesafe kat edebilmek kolay mı? (Güz Sancı ile ilgili eleştirimde; Beren Saat’in canlandırdığı çocuk gibi konuşan fahişe karakteri, aşırı yapmacık ve ziyadesiyle itici, demişim...)

 

Her şeyden önce her yeni yönetmen, yeni bir öğretmen demek... Başka bir set, başka bir tarz... Heyecan verici karakterlere bürünüyorsunuz ve çok şey öğreniyorsunuz. Güz Sancısı’nın ön hazırlık dönemi oldukça uzun sürmüştü. Ve elimizde romanımız vardı, değiştirilmiş bir senaryomuz vardı. Bana benzeyen bir taş bebek bulmak bile hayli zaman aldı. Çünkü Elena, kendini oyuncak bebeklerinin yerine koyan ve çocuksu bir tonlamayla konuşan bir kadındı. Sonuçta dönem filmi, insan veya oyuncu olsun, sizi resmen cezp ediyor ve hayal gücünüze seslenebiliyor.

 

—Aptal kutusu televizyon sayesinde, içimiz dışımız hilafsız dizi oldu ve varsa yoksa “Aşk-ı Memnu”... Diyeceğim o ki; Bihter-Behlül sendromu almış başını gidiyor. Ne dersiniz?

Dizilere gerçekten yoğun bir talep var. Yurdum insanı, dizileri sever deyip kestirip atmak yersiz. Tu kaka deyip geçiştirmemeli, ülkenin gerçeği görülebilmeli... Türkiye’de diziler ve sinema iç içe geçmiş durumda, ekonomik anlamda da... Bence giderek kalite yükseliyor. Bu bir doğal seleksiyon... Gecede üç beş dizi olacağına, bir dizi olsun, tam olsun. “Hatırla Sevgili” de sevilen bir diziydi ancak bir edebiyat uyarlaması olan Aşk-ı Memnu, birçok şeyi aştı ve gerçekten çok tutuldu. Ve Bihter, Beren’i yutuyor, Bihter, Beren’i büyütüyor.

 

—Bihter ne derse olay, Bihter ne giyerse moda... Bu mudur?

 

Şimdi 54. Bölümü çekeceğiz. Sezon sonuna dek, 20, 30 bölüm daha var. Bir yandan da sinir bozucu, çünkü herkes benden haberdar, sürekli nazik ve sakin olmak zorundasın. Günlük hayattaki Beren ile Bihter, birbirlerine pek benzemiyorlar. Öncelikle Bihter, seksi bir kadın... Topuklu ayakkabılar giyiyor, dekolteyi seviyor. Ve dışarıda da insanlar, Beren’i değil Bihter’i görüyorlar. Çünkü onu tanıyıp, onu seviyorlar. Topuklu ayakkabılar yüzünden ağrılarım artınca, dizide düz çizmeler giymek zorunda kaldım. Ve ertesi gün gazetelerde, “çizmeler, nereden?” başlıklı yazılar çıktı. Yarattığım kadın, insanları peşinden sürüklüyor. Bir çocuk, onunla fazla ilgilenemediğim için ağlayabiliyor, bir ressam, benimle değil resimlerle ilgilenin dememe karşın, benim yanıma gelip, “merhaba, ben boyacı” diyebiliyor. Uzaktan laf atanları hiç saymıyorum.

 

—Peki, şu şehir efsanesine dönüşen yastık meselesine gelelim. Müjde Ar, affedersiniz size tahta gibi kız diyor, eski “ünlü”ler, sizin için oyuncu elbette sevişecek diyor. Yani bu sevişme veya sevişememe haliyle ilgili lakırdı hiç bitmiyor. Ne dersiniz?

 

Ben iki tarafın, yataktaki kırılgan halinden bahsetmiştim, nerelere geldik. Murat Ünalmış, sadece ben rahat hissedeyim diye bir incelik yapmıştı. Ayşe Arman, söylediğim sözlerin tamamını almayıp, bunu öne çıkarınca böyle bir şey çıktı ortaya... Ayrıca filmdeki sevişme sahnesi için söylenmiş şeyler, diziye uydurulmaya çalışıldı. Pek çok ustamız da gerçeği bilmeden konuştular. Konu amacından saptı, ihale üstümüze kaldı.

 

—Magazin terörü sizi de vuruyor mu?

 

Bir yalan haberden değil yalan haberler serisinden bahsedebiliriz. Bu konuda ciddi bir terör durumunun olduğunu düşünüyorum. Sokakta sizi gördüklerinde, yanınızda biri olduğunda, hafif sarhoş yakaladıklarında kesinlikle peşinize düşüyorlar. Sonra gerçekle uzaktan yakından ilgisi bulunmayan haberler yapıyorlar. Sabırlı davranmaktan başka çaremizde yok.

 

—Türkiye’nin Yıldızları adlı yarışmanın ardından Beren Saat’in yükselişi başladı. Ancak her çıkışın bir de inişi olabilir. Gelecekte popülaritenizi kaybederseniz çok üzülür müsünüz?

 

Nebahat Çehre ve İzzet Günay ile konuşuyorum. Eskiden sinemanın bitip, pornografinin ortaya çıktığı bir süreç yaşamışlar. Hayatlarındaki “acıklı” bir dönem... Mesela İzzet Ağabey, o yıllarda aşkla bağlandığı sinemayı bırakıp antikacı olmak zorunda kalmış. Bir sabah uyanıp, böyle bir depresyonla karşılaşabilirim. Gelecekte her şey olabilir. Belki ilerde tonla plastik operasyon geçirmiş bir tip olacağım. En iyisi yaşayıp görmek gerek. 

 

Fotoğraflar: Uğur DEMİR

 

Cumhuriyet Hafta Sonu / 12 Aralık 2009


5/12/2009

Bari adını koysaydınız

 

ALPER TURGUT

 

Evliliğe gün sayan saf bir gelin ile damadın tuhaf şahidi arasında kıvılcımlanan tam tekmil şaibeli ve bizleri kandırmaktan uzak bir aşk öyküsü... Evet, sevi mevzubahisse, her şey mubahtır. Ancak tereddüde mahal vermeyecek,  “Adını Sen Koy”acaksın, bizleri, öncelikle bu aşka inandıracaksın. Netice itibarıyla Adını Sen Koy, derdini (varsa şayet) asla anlatamayan ve üstelik tepeden tırnağa vasat bir seyirlik... Şüphesiz önermiyorum.

 

Sanırım, usta yazar John Steinbeck’in, pek meşhur “Fareler ve İnsanlar” adlı romanı (filme de uyarlanmıştır) bilmeyeniniz yoktur. İşte “Abimm”, güzel bir çıkış yakalamasına karşın bir çuval incirdi berbat eden ve esinlendiği güzelim hikâyenin de resmen canına okuyan bir film. Şirazeden çıkmamak adına uzak durmakta fayda var.

 

ADINI SEN KOY

 

 

 

Ne yalan söyleyeyim, Tuna Kiremitçi’nin hiçbir kitabını okumadım. Köşe yazarlığı olsun, işlediği konular olsun, katiyen ilgimi çekmiyor. Müzisyenliği hakkında kelam edecek halimde yok. Hiç tanımadığım bir insan hakkında, “maymun iştahlı” gibi bir serzenişte de bulunamam. Ancak konu sinemaysa ve ben, kaleyi bulduğum an şut çekmesini seven bir film eleştirmeniysem, üzgünüm ki; top burada benim önüme düşüyor. Ve yapım, -kötü bir şaka gibi- “Adını Sen Koy” diye ara pası veriyorsa, bu filmin gerçek adını koymamız gerek. Buyurun, malumu ilam; O-L-M-A-M-I-Ş...

 

Anlaşılacağı üzere, filmin senaristi ve yönetmeni; Tuna Kiremitçi... Görüntü yönetmenliğini Soykut Turan üstleniyor, müzikler ise Tamer Çıray’a ait. Başlayalım mı? Senaryo zaafı, dramatik yapı yoksunluğu, diyalogların akıcı ve etkileyici olmaması, yönetilemeyen oyuncular, karakterlerin altındaki derin boşluklar... Saymakla tükenmeyecek, duralım. Sinematografiden ve olay örgüsünden zaten hiç bahsetmeyelim. Gelelim oyunculara... Güneşi Gördüm’de harika bir iş çıkartan Cemal Toktaş, “Kara Köpekler Havlarken”de çıtayı aşamamıştı, Adını Sen Koy da ise oyunculuk adına adeta geri atmış. “Issız Adam”da yıldızı parlayan Melis Birkan, lütfen kusura bakma ama keşke oyunculuk yerine başka bir meşgale bulsaymışsın. Bunca noksanlığa rağmen, filme dair dişe dokunur tek şey nedir diye sorsanız? Kuşkusuz, yetenekli aktör Ahmet Mümtaz Taylan’ın verdiği resitaldir derim.

 

Mekân Eskişehir... Altın kalpli delikanlı Can, iflah olmaz bir çapkınken Aybige’ye âşık olmuş ve en nihayetinde durulmuştur. Şimdi ikilinin düğüne bir hafta kaldı. Almanya’dan Can’ın çocukluk arkadaşı Ilgaz da geldi, nikâhta şahitlik yapmak için... Ama o da ne, bizimki (Ilgaz), sadece fotoğrafını gördüğü halde gelin hanıma âşık olmuş. Hayda... Güzel Aybige de (bir nevi sevgi kelebeği) tastamam iki günde sırılsıklam bir aşka yakalandı. Eyvah, Ilgaz’ın intihar saplantılı ağabeyi Harun da kahramanlarımızın arasına karıştı. Anlaşılan o ki; yavaş yavaş kontrolden çıkıyoruz. Artık seyreyleyelim, gümbürtüyü... Lakin emanete hıyanet etmek kolay mı? Böylesi bir durumda, ivedilikle vicdan muhasebesi yapılır, fonda da duygular ve mantık çarpışır. Ferman ise bellidir; ya hicrana sürükleneceksin ya da her şeyi göze alıp vuslat adına savaşacaksın.

 

ABİMM...

 

 

Hazır konuyu John Steinbeck’ten açmışken, onun, “Büyük Buhran”dan süzüp demlediği kült eseri “Gazap Üzümleri” ile ırgat grevinden yola çıkan “Bitmeyen Kavga”yı anmadan geçmek istemem. Ama Steinbeck’in sonu, pek hayırlı olmadı. Ölümüne yakın (1968), ABD’nin Vietnam’ı işgal etmesini savunması, büyük yazara asla yakışmadı. Gerçekten kötü bir final... 

 

Abimm de finalde saçmalamayı kafasına koyanlardan... Ne yazık ki; son dönemde çekilen yerli işi filmler, layıkıyla noktalayamamak için adeta işbirliğine girmişler. Umarım, alışkanlık haline getirilmez, böylesi bir garabet gelenekselleşmez.

 

Abimm, ne ararsanız, onu bulabileceğiniz bir yamalı bohça gibi. Ayrıca ellerini de korkak alıştırmamışlar, absürtlük, ağdalı dram, sululuk... Ne varsa içine tıkıştırmışlar. Oyuncuların da aklı karmakarışık...  Baksanıza filmin türü hakkındaki yanıtlarına; Mustafa Üstündağ, komedi, Levent Üzümcü, dram, Selen Seyven, aşk, Haldun Boysan, aksiyon, Rüçhan Çalışkur, sıcacık bir aile filmi...

 

 

Oyuncular frene basamamış, yönetmen Şafak Bal, direksiyon hâkimiyetini kaybetmiş, senarist İlkay Akdağlı, yola mıcır döşemiş ve kaçınılmaz kaza meydana gelmiş, kıpkırmızı “Morgan” marka canım araba, şarampole yuvarlanmış. Mustafa Üstündağ, filme, Kurtlar Vadisi’ndeki Muro’dan esintiler getirmiş, Levent Üzümcü ve Selen Seyven, zihinsel engelli rolüne soyunmadan önce, keşke Sean Penn’in harikalar yarattığı “Benim Adım Sam”i (I Am Sam / 2001) tekrar tekrar izleselermiş.  

 

“Muhtar” lakaplı mafya babasının yanında çalışan Çetin, tatlı paraya kavuşmak için yapmayacağı numara olmayan üçkâğıtçı bir heriftir. 30 yıldır görmediği babasının ölüm haberini alan Çetin, mirasa konmak adına Muhtar’a dil döker ve klasik bir otomobili de teslim etmek şartıyla izni koparır. Marmaris’e ulaşan Çetin’in, mirası mal-mülk değil, varlığından haberdar olmadığı zihinsel engelli ağabeyi Arif’tir. İnsanüstü bir kuvvete sahip Arif’i yanına alarak yola koyulan Çetin, ağabeyiyle kaynaşma çabasına gireyim derken kaza yapar. Bu kaza kardeşlerin yaşamını değiştirir. Çünkü arabalarının zulasında, Muhtar’a ait tonla para vardır. Çetin, şeytana uyar ve mafya babasına kazık atmaya kalkar. Bol mangır ve yeni bir hayat... Ta ki; bela kapılarına dayanana dek...

 

Cumhuriyet Hafta Sonu / 05 Aralık 2009


30/11/2009

Cinedergi 20, yayında…


 

 

Sanal dünyanın en kapsamlı sinema dergisi Cinedergi yirminci sayısıyla yayında! Banu Bozdemir, Serdar Akbıyık ve Fırat Sayıcı'nın hazırladığı ücretsiz sinema dergisi Cinedergi, yine dopdolu bir içerikle ile karşınızda…
 


İşte bu ayın öne çıkan başlıkları… Bu ay dört röportaj; Yeni filmi Soul Kitchen ile 'hem tür değiştirmek hem de neşeli bir şeyler yapmak istediğini söyleyen ve ilk kez komedi yaptığı için heyecenlandığını' belirten Fatih Akın ilk röportajını Cinedergi'ye verdi... 

 

Türk korku sinemasında çığır açmak istediğini söyleyen ve Dabbe 2'yle korkutacak olan Hasan Karacadağ, Gecenin Kanatları'yla bizi politik ortamlara taşıyacak olan Murat Ünalmış ve gönlümüzün sinema yazarı Sadi Çilingir'le yaptığımız söyleşi bu sayının diğer röportajları...

 
Bu sayının önemli dosyaları... Klş Filmleri, Avatar ve Türk sinemasında Korku bu sayının dosya konuları...  ,

 

Oyuncu Woody Harrelson ve Michelle Rodriguez portre bölümünde. Belgesel sinemanın farklı bakışı Zamanın Ruhu, Türk sinemasının nabzını tutan Sindrella ve sinema kahramanlarını farklı bir şekilde buluşturan Mesela Dedik...

 
Eleştiri, vizyon, pek yakında, DVD'ler, albümler, kitaplar… Hepsi ücretsiz sinema dergisi Cinedergi'nin yeni sayısında. 
 

www.cinedergi.com

28/11/2009

Ağdalı dram ve “Neşeli Hayat”

 

ALPER TURGUT

 

Hollywood'un her yılbaşı ısrarla kafamıza kaktığı umut içerikli yeni yıl seyirlikleri, malumunuzdur. Çoğu vasatı dahi aşamayan bu filmler yetmemiş olacak ki; en nihayetinde içinde Noel Baba'nın da yer aldığı yerli işi bir yapım çekebildik. Yılmaz Erdoğan'ın yazıp, yönettiği ve üstelik başrolü üstlendiği “Neşeli Hayat”, ayaktakımına dair bildik ve ağır bir dramı, içine bir parça da zorlama tebessüm katarak harmanlıyor. Filmin bir derdinin olması güzel, kimi oyunculuklar gerçekten özel... Bazı söylemler didaktik ve rahatsız edici, birkaç karakter karikatürize... Erdoğan, Neşeli Hayat için “küçük adamın, büyük hikâyesi”  demiş ama bence yanılmış. Fakir, sıradan ve içimizden bir adamın, tastamam küçük öyküsü bu... Özetle; Neşeli Hayat, hiç kuşkusuz Yılmaz Erdoğan’ın çektiği en iyi film. Yapıtın bütününe sirayet eden olmamışlık hali bile bu gerçeği değiştiremez. Ve eminim ki; kiminiz sevecek, kiminiz beğenmeyecek.

 

Neşeli Hayat’ta Yılmaz Erdoğan’a, Büşra Pekin, Ersin Korkut, Sinan Bengier, Rıza Akın, Erdal Tosun, Cezmi Baskın ve BKM Mutfak oyuncuları eşlik etti. Filmin görüntü yönetmeni ise Uğur İçbak... Müzikler, Yıldıray Gürgen ve Deniz Erdoğan’a ait.

 

Kahramanımız aşçı Rıza Şenyurt, önce açtığı lokantayı, ardından da kanserojen madde satan Neşeli Hayat paravanı sayesinde istemeden mahalledeki arkadaşlarını batırmıştır. Stadyumda terlik kılığına girip, rızkını çıkarmayı deneyen Rıza, yaklaşan yeni yıl nedeniyle kısa sürede Noel Baba’lığa terfi eder. Müslüman mahallesinde salyangoz satmak... Rıza’nın eşinden, yakınlarından ve mahkemelik olduğu dostlarından saklayacağı bu yeni görev, ona algının kapılarını açabilecek midir?

 

Artık düş yakamızdan diye kıvrandığımız yoksulluk, yoksunluk illeti, görece çaresizliğimiz ve amansız kem talihimiz. Dinmeyen arzular ve bitmeyen çırpınışlarımız... Öyle ya, eller aya, biz yaya... Bir kurban bayramı günü (yani dün), çokta matahmışçasına Noel Baba’dan medet umar olmuşuz. Dönsün diye şansımız, melanete razı, belaya hazırız. O denli bir ihtiyaç hali ki bu, gelince günü, günü gelince kırıntılara dahi sevineceğiz.

 

BAHTI KARA

 

4. Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali’nin, ulusal uzun metraj kategorisinin kazananı, ne yazık ki; ABD’li yönetmen Therone Patterson’un “Bahtı Kara”sı oldu. En iyi film, senaryo ve erkek oyuncu (Reha Özcan) ödüllerini (Altın Karagöz) kapan bu yapımı, beğenen az, beğenmeyen çoktu. Ne yalan söyleyeyim, benim de kanım ısınmadı, bu ham ve çiğ görünümlü film denemesine... Adı geçen bu Bahtı Kara’nın herhangi bir albenisi yok, üstelik savruk ve nihayete erememiş. Ses ve görüntü de resmen amatör yapımlara özgüydü. Doğaçlama çekilmesine karşın en iyi senaryo ödülünü kazanması ise, kara baht ile değil, bol şans ve talih kuşu aracılığıyla açıklanabilir. Yine de filmin oyuncuları Reha Özcan, Yeşim Ceren Bozoğlu ve Haktan Pak’ın, zor şartlarda kotardıkları işe şapka çıkartılır.

 

Beş yıl önce eşini kaybeden Adnan, adeta hayata küsmüştür. Sakarlıktan da öte, tüm felâketler, onu bulur. Kaş yapayım derken göz çıkarır. Kapkara bir yazgısı vardır, giderek dibe vurur. Üniversite sınavına hazırlanan oğlu Burak ise bir nevi sorun yumağıdır. Çevrelerinde bulunan insanları şirazeden çıkartmaya meyilli baba ve oğlun, en büyük destekçileri ise yardımsever kayınbirader Can ve onun karısı Deniz’den başkası değildir. Can ve Deniz, emanet gördükleri Burak’a, öz oğullarıymışçasına kol kanat gererler. Ancak Adnan, mıknatıs gibi bela çekmeye devam etmektedir.  

 

7 AVLU

 

“Şellale” ve “Eve Giden Yol” adlı filmlerinden hatırladığımız senarist-yönetmen Semir Aslanyürek’in son icadı “7 Avlu”, İpek Yolu Festivali’nden eli boş döndü. Aslında her şey çok güzel başlamıştı ancak finale yaklaşırken bir anda işler tersine döndü. Ve ustalıkla ilerleyen film, kötü bir şaka gibi acemilikle sonlandı. Semir Aslanyürek ile yaptığımız ayaküstü sohbette, filmin Antakya’daki çekimi sırasında başına gelenleri anlattı. Detaylara girmeyeceğim ama Türkiye’de sinemacı olmak gerçekten zor zanaat... Ötesi yok. Yine de Sovyetler Birliği’nde üst düzey sinema eğitimi almış olan Semir Aslanyürek’in, bizleri altı avludan geçirtip yedinci avluda kaybetmesini yadırgadığımı söylemeliyim. Keşke filmin sonunu tekrar çekebilse...   

 

Filmin oyuncuları ise Evmorfia Anastasiou, Labina Mitevska, Varlam Nikoladze, Derya Durmaz, Muhammed Cangören, Nursel Köse, Özlem Türay, Ayhan Taş, Hevy Hussein, Tansel Doğruel ve Serra Yılmaz...

 

Rum, Ermeni, Yahudi, Türk, Kürt ve Araplar... Antakya’da tarih kokan bir sokak ve sokaktaki evleri ferahlatan yedi güzelim avlu. Kuşkusuz her avlunun tekinsiz bir öyküsü var. Arap Alevi’si eşini kaybettikten sonra komşuları tarafından dışlanan Rum kadın Eleni, tur rehberimizdir. Bize avluluları, o gezdirir. 27 yaşında dul kalan Eleni’nin, dokuz, yedi ve beş yaşlarında üç kızı vardır. Erkekler dedikodu olur gerekçesiyle, kadınlar da kocalarına yaklaştırmamak için çoktan onunla ilişkilerini noktalamışlardır. Ancak güzel Eleni, insandan yana umudunu asla kesmez ve tekrar diyaloga geçebilmek adına her akşam ezberlenmiş bir bahaneyle kapılarına dayanır.

 

Cumhuriyet Hafta Sonu / 28 Kasım 2009


Google