Alper Turgut ALPER TURGUT'UN SİNEMA YAZILARI... - Blogcu


« Önceki | Sonraki »

28/6/2009

ABD Ordusu, dünyalıları bitirdi sıra uzaylılarda!




ALPER TURGUT

 

“Transformers: Yenilenlerin İntikamı” (Transformers: Revenge of the Fallen)... Çocukları da (13 artı yaş sınırı da cabası) kucaklayan görsel ağırlıklı bu filmi ‘sakın kaçırmayın’ demek isterdik. Ancak ve ne yazık ki; tüm beklentimiz bir anda suya düşüyor ve safi dünyanın jandarmalığına soyunan ABD ordusunun reklam kampanyasıyla baş başa kalıyoruz. Hem de ne ordu (gövde gösterisinde sınır ne gezer) be birader... Yerküreyi zapturapt altına almak bile kâfi gelmemiş, silahlarını düşman uzaylılara çevirmişler. 

 

İlk filmden (Transformers -2007) 708 milyon dolar hasılat elde edilince devamının çekilmesi de (kısaca Transformers 2 diyelim) haliyle kaçınılmaz oldu. Paranın kokusunu alan DreamWorks ve Paramount Pictures gibi dev stüdyolar hemen kolları sıvadı ve Yenilenlerin İntikamı’na tam 200 milyon dolar (kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez) yatırdı. Çocukların çeyrek asırdır çizgi roman, çizgi film ve oyuncak ihtiyacını gideren Japonya çıkışlı Transformers fenomeni, anlaşılacağı üzere dur durak nedir bilmiyor. Devam filmlerinden üçüncüsünü, üç yıl içinde beyazperdede görmek ise olasılık dâhilinde...

 

“Armageddon”, “Rock”, “Bad Boys”, “The Island” ve “Pearl Harbor”... Hareket ve görsellik neredeyse istisnasız Michael ‘Benjamin’ Bay da oradadır. Zaten filmin prodüksiyon amiri ünlü yönetmen-yapımcı Steven Spielberg’in, proje için Michael Bay’ı seçmesinin başka her hangi bir izah tarzı yok. Rahatlıkla baştan savma diyebileceğimiz senaryo, Roberto Orci, Alex Kurtzman ve Ehren Kruger’e  (üstelik böylesi yerlerde sürünen metin için toplamda 8 milyon dolar almışlar) ait. Filmin kilit rollerinde ise; Shia LaBeouf (yeniyetme yıldız), Megan Fox (hayranlarının sayısı giderek çoğalıyor), Josh Duhamel, Tyrese Gibson, John Turturro (kendisini pek severiz), Matthew Marsden ve Ramon Rodriguez var.

 

Hatırlarsanız “Transformers” hayranları, çok sevgili metal kahramanlarının (uzaylı robot-araç), bir oldubittiyle geri plana itilip etten kemikten insanların kurtarıcılığa soyunması nedeniyle ilk filme büyük bir tepki göstermişlerdi. Yenilenlerin İntikamı, Transformers fanlarının öfkesini kesinlikle daha da çoğaltacak, demedi demeyin. Transformers 2’de hem robotların hem de görsel efektlerin sayısı artmış. Egzotik Mısır piramitleri, Cybertron gezegeninden gelme çeşit çeşit robotlar (iyi huylulara ‘Autobots’, kötü karakterlilere de ‘Deceptions’ adı veriliyor) ve dinmeyen aksiyon uğruna bu filme gidilebilir. Ancak dikkat edin; ABD ordusunun yenilmezliğine dair propaganda bir süre sonra bayıyor, asap bozucu ve zorlayıcı espriler ise resmen havada uçuşuyor. Ve son söz; eskiden tek düşman SSCB idi (eski çamlar bardak oldu), Amerikan yönetimi ve Hollywood’un biricik takıntısı artık Çin...

 

UZAYLI DEDİĞİN DOST DA OLUR, DÜŞMAN DA...

 

Şimdi bundan yaklaşık 19 bin yıl önce insan atalarımız ve metalden uzaylılarımız ilk kez karşı karşıya gelirler. Hatta güneşimizi yok edebilecek güçteki devasa mekanizmayı Giza piramitlerine saklarlar. Günümüze dönelim. East Coast Üniversitesi’nin astronomi bölümünü kazanan “Autobot” dostu Sam Witwicky (geçen sefer liseliydi, büyüyüp serpildi tabii çocuk), güzel sevgilisi Mikaela Banes’i ardında bırakmanın hüznünü yaşamaktadır. Ama ayrılık acısına katlanma fırsatları dahi olmaz. Çünkü baş belası Deceptionlar, güzel bir kadın kılığında gezinen “Alice” adlı üyelerini, dünyanın sonunu getirecek şifreyi beyninde gizleyen zavallı Sam’ın peşine takmışlardır. Gönüllü koruyucu Bumblebee (1976 model bir Chevy Camaro) de tehditleri savuşturma noktasında delikanlının en büyük yardımcısıdır. Autobotlar’ın karizmatik lideri Optimus Prime (18 tekerlekli tır) ve adamları -sadık Ironhide, iyi robotların sağlıkçısı Ratchet, dişi kişilikli robot Arcee (üç ayrı motosiklete dönüşür), ikiz robotlar Mudflap ve Skids- ise silme kötü Deceptionlar’ın önderi Lord Megatron’un ölmesinin ardından Amerikan Ordusu hesabına çalışmaya başlamışlardır. Ancak kötüler kolay ölmez. Yaşamsal öneme haiz ‘Energon Küpü’ aracılığıyla Deceptionlar, efendileri Megatron’u okyanusun dibinden geri getirirler. Çok geçmeden Lağvedilen Sektör 7’nin (uzaylıları araştırma birimi de denilebilir) hafif deli ajanı Reggie Simmons da maceraya katılır. Safların belirlenmesinin ardından sıra kaçınılmaz savaştadır.

 

BİR KADININ SEKS GÜNLÜĞÜ

 

“Bir Kadının Seks Günlüğü” (Diario de una Ninfomana / Diary of a Sex Addict), cinselliğe aşırı düşkün bir kadının (Belen Fabra canlandırıyor) bitmek tükenmek bilmeyen hezeyanlarını dillendiren ve silme cüretkâr sahnelerle dolu ikinci sınıf erotik bir seyirlik.

 

“'Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi”' adlı romandan uyarlanan “'Melissa P.” ile genç bir kadının cinsellik ve fantezi dünyasının kapıları aralanmıştı. “Doyumsuzluk: Fransız Bir Kızın İspanya’daki Seks Maceraları” adlı kitaptan devşirme “Bir Kadının Seks Günlüğü” ise orta yaş bunalımındaki bir hanımın seks bağımlılığı (nemfoman) konusundaki itiraflarını resmediyor. Kendi hayatlarından esinlenen ve günlük tutan iki yazar; Melissa P. Panarello ve Valérie Tasso... Yok aslında birbirlerinden farkları... Beş dil bilen, ekonomi mezunu ve seksoloji doktorası öğrencisi Tasso, kendini çapkın, hafif meşrep ve özgürlükçü olarak tanımlıyormuş. Meraktan altı ay kadar fahişelik de yapmış. İki filmin bir başka ortak noktası ise sinemanın büyük ustası Charlie Chaplin'in kızı Geraldine Chaplin (65)... Her iki yapımda da oynayan yetenekli aktris Geraldine Chaplin’e haddimi aşarak, “Seni, anlamsız ve sıradan erotik filmlerde görmek istemiyorum” diyorum. Özetle; Katalan yönetmen Christian Molina’nın çektiği doyumsuzluğa dair bu filmi, hiç düşünmeden ve asla acımadan vasat sınıfına sokuyoruz.

 

Cumhuriyet Hafta Sonu – 27 Haziran 2009

 

20/6/2009

İki Dil Bir Bavul


 


ALPER TURGUT


“Kürt mü? Öyle bir şey asla yoktur, onlar olsa olsa karda yürürken
‘kart’, ‘kurt’ sesleri çıkartan ‘Dağ Türkleri’dir” gibi hayli rencide edici uyduruk bir söylemden, en nihayetinde hararetli “Kürt Sorunu” tartışmalarının –ne yazık ki çoğu kafa karıştırıcı- yaşandığı bugünlere geldik. Öncelikle ve kesinlikle belirtelim ki; ülke haritasının doğusunu kan gölüne çeviren ve acıya acı katan süreci yeniden anlatmak gibi bir derdimiz yok. Hâlihazırda herkesin kendine özgü fikir ve görüşleri -konuyla ilintili- zaten var. “İki Dil Bir Bavul”, tüm bu süregelen çatışmayı bir kenara bırakıp, özellikle “asimilasyon”  iddiasını ince bir işçilikle kurgulama yolunu seçiyor. 'Sırat Köprü’sünden sağ salim geçebilmek ise inanın her babayiğidin harcı değil.  İki Dil Bir Bavul’un yönetmenleri Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan, “Kürtlerin de Türklerin de küfür etmeyeceği, durup düşüneceği bir film yapacağız” diyerek harekete geçmiş (belgesel dokuz aylık bir emeğin ürünü) ve politikanın bildik hoyratlığından uzaklaşıp, sinema dilinin eşsiz kıvraklığına yaklaştıkları için bunu başarmışlar. Adana Altın Koza Film Festivali’nde kurmaca filmler arasında yarışan ve biri “Yılmaz Güney”in adını taşıyan iki ödül kazanan güzelim belgesel için jüri başkanı Nuri Bilge Ceylan, “Herkesin sonbaharda vizyona girecek İki Dil Bir Bavul’u izlemesini rica ediyorum” dedi. Doğru söze ne hacet... Gündelik hayatın ayrıntılarıyla zenginleşen, basit bir dili kuşanan ve herşeyi doğal gidişatına bırakan (kuşkusuz yılın en iyi belgeseli) İki Dil Bir Bavul’u sakın kaçırmayın.

 

ZÜLKÜF’Ü ASLA UNUTAMAYACAKSINIZ

 

İşçi bir aileden gelme, “Horoz Kentli Emre”... Köy yerinde dahi jöleli, bitirim bir delikanlı... Üstelik kocaman kalpli ve ana kuzusu... O tazecik idealist bir öğretmen. Adı Emre Aydın. Denizli’den, ilk görev yeri Urfa’nın Siverek ilçesine bağlı Demirci Köyü’ne elinde bavulu ve devasa yalnızlığıyla gelir. Tek kelime Kürtçe bilmeyen Emre Öğretmen, artık Türkçe’den bihaber ve tepeden tırnağa yoksul köylü çocuklarına rehberlik edecektir. İlk işi okulun bitişiğindeki tek göz odalı lojmanına su taşımak ve öğrencileri okula gelsin diye kapı kapı dolaşmaktır. Kentli bir gencin köydeki zor koşullara alışması ise sanıldığı kadar kolay değildir. O, deneyimsizliğinin verdiği ürkeklikle her fırsatta anasını arayıp dert yanar. Oysa Demirci’nin velileri, kendisini çocuklarının eğitimine adayan yabancıya kapılarını çoktan açmışlardır. Kara tahta, tebeşir, kalem, defter, silgi, kalemtıraş... Hem Emre’nin hem de yavruların karşılıklı öğrenecekleri eğitim günleri başlamıştır. Mesela Rojda’nın azmi görülmeye değerdir. Ama Zülküf Yıldırım’ı tanımak herşeye bedeldir. Demedi demeyin, köyün en fakir ailesinin haşarı ve sevimli evladı Zülküf’ü asla unutamayacaksınız. Zamanla öğrenciler öğretmenleriyle öğretmen öğrencileriyle kaynaşır, kah komik anlar yaşanır kah hüzün hasıl olur. Ve salondan yükselen alkış, yönetmenler, Emre Öğretmen, öğrenciler ve onların ailelerine gider. 

 

17 YENİDEN

 

“Hayatta ikinci bir şans yakalasanız ne yapardınız?”... İşte “17 Yeniden” (17 Again), bu minvalde ilerleyen ve özellikle gençleri kucaklayan şeker gibi bir film. Hoşça vakit geçirmek isteyenler için birebir.

Bundan tam 20 yıl öncesine dönelim; kahramanımız Mike O’Donnell (genç kızların sevgilisi Zac Efron canlandırıyor), lise basket takımının herşeyidir ve  mutlu yarınlara göz kırpmaktadır. Ancak büyük bir tutkuyla bağlandığı sevgilisi (okulun en güzel kızı) Scarlet'in hamile olduğunu öğrenir ve büyü bozulur. Şimdi bugüne dönelim. Mike, işinde ve evinde mutsuz, eşi Scarlet’ten boşanmak üzere ve çocuklarıyla arası limoni... O, hala geçmişte yaşamaktadır ve hademe kılığındaki ruhani lider, bedbaht adamın 17 yaşına dönmesini sağlar. (Kim liseyi tekrar okumak ister ki?) Mike, orta yaşlı bir adamın bilinci ve genç bedeniyle, yeni bir kapı aralamak yerine mutlak doğrunun hataların telafisinde yattığını kavrar. Hayatta aileden önemli hiç bir şey yoktur. Anlaşılacağı üzere; ABD'lilerin “kutsal aile” sorunsalı tam gaz sürüyor.

 

TEKLİF VAR ISRAR YOK...

 

“Teklif” (The Proposal), tipik bir yaz eğlenceliği... Klişelerle dolu olan, gereksiz sahneler barındıran yani öyle ahım şahım diyemeyeceğimiz sabun köpüğü bir yapım bu... Teklif'i sadece romantik komedileri sevenlere öneriyoruz.

“Şeytanın Metresi” lakaplı Kanadalı kitap editörü Margaret (Sandra Bullock), ABD’den sınır dışı edilmek üzeredir. Ülkesine dönmek istemeyen Margaret, sahte bir evlilik planlar. Kurban ise yıllardır köle gibi kullandığı zavallı asistanı  Andrew’dan (Ryan Reynolds) başkası değildir. Andrew, nefret ettiği patronunun teklifini, geleceğini düşünerek (yazdığı taslağın basılmasını istemekte ve editör olma rüyaları görmektedir) kabul eder. Göçmenlik bürosu yetkilileri ise nişanlı numarası yapan çiftin peşindedir. Margaret ve Andrew, vakit yitirmeden genç adamın ailesinin onayını almak için Alaska'ya giderler. Zıt karakterlerin aşka yatkınlığını bilmeyen sanırım yoktur. Öyleyse filmimiz, tebessümü yedeğine alarak ilerleyebilir.

 

SOLDAKİ SON EV

 

Gerilim filmlerini sevenlerin de bu hafta bir seçeneği var; “Soldaki Son Ev” (The Last House on the Left)... Oğullarını yitirdikten sonra kızlarının üstünde tir tir titreyen bir anne-baba, hayatlarına bodoslamasına dalan sapık katillere adeta savaş açarlar. Soldaki Son Ev’in, korku-gerilim (içinde komedi de barındırır) türünün en ünlü ismi usta yönetmen Wes Craven’in (Elm Sokağı Kabusu, Çığlık ve Tepenin Gözleri) 1972 tarihli çıkış filminin yeniden çevrimi olduğunu hatırlatalım.

 

Cumhuriyet Gazetesi Hafta Sonu Eki / 20 Haziran 2009

14/6/2009

BİZ BU FİLMİ ÇOK GÖRDÜK


 


ALPER TURGUT


ABD’nin mikser muadili tipik siyasi atraksiyonlarına, intihar bombacılarıyla belirginleşen şeriatçı terör ile istihbarat ve karşı istihbaratı ekleyin. Bu kısırdöngü kâfi gelmediyse şayet, bir de din kardeşlerine ihanet eden bir kahraman bulun. (CIA’nin kullandığı tam tekmil bir savaşçı ve üstelik altın kalpli... Nasıl derler; kendisi iyi ama çevresi kötü... Gülünç olmayın)  Formül şudur; politik gerçekliğe tamamen kulaklarını tıka ve halkların bağrına nifak tohumlarını ek...  İşte “Hain” (Traitor), tüm suçu radikallere yükleyip, onlara kapılanların hepsini istisnasız kurban veya av olarak belleyen ve anlaşılacağı üzere yeni bir şey söyleyemeyen bir yapım (biz bu filmi çok gördük).  “Adamım Benim!” (I Love You, Man) ise kadınların anlamakta ve anlamlandırmakta hayli güçlük çektiği erkek dünyasına dair yer yer komik çokça vasat bir seyirlik.

 

Hain’i küresel ısınmayı kurgulayan “Yarından Sonra”nın senaristi Jeffrey Nachmanoff yönetti. Filmin senaryosu; Nachmanoff ile Steve Martin’e ait. Hain’in başrollerinde; “Otel Ruanda” ve “Çarpışma” ile hafızalarımıza kazınan yetenekli aktör Don Cheadle, “Akıl Defteri” ve “Los Angeles Sırları” ile adını unutulmazlar arasına yazdıran Guy Pearce ve “Nefret”ten beri hayranlıkla izlediğimiz, en son şimdiden kült mertebesine ulaşan “Lost” dizisi ekibine de dâhil olan Said Taghmaoui (en çok onu beğendik) var. Filmin diğer önemli rollerini ise Neal McDonough, Jeff Daniels, Archie Panjabi ve Aly Khan üstleniyorlar. Yukarıda metni berbat bulduğumuzu (aile babası veya başı açık genç bir kadın... Eğer Müslüman’sa “canlı bomba” da olabilir... Mantığın iflası ve saçmalığın daniskası) dile getirmiştik. Ahım şahım bir oyunculuk gösterisinden de bahsetmek mümkün görünmüyor. Ancak söylemeden geçemeyeceğim, filmin müzikleri tek kelimeyle enfes. “Üç kıtada geçen, uluslararası bir gerilim filmi...” Yok, bu benim değil Hain’i çekenlerin sözü... Benim lafım ise şu; “gayet iyi başlayıp, izleyeni bir anda saran ve ardından bir çuval inciri berbat eden trajikomik bir deneme...”

 

KARŞILIKLI ATAKLAR VE KAÇIP KOVALAMACALAR 

 

Hırslı ve gözü pek FBI ajanı Roy Clayton, ABD’nin dünyadaki hegemonyasını hedef alan Ortadoğu orijinli bombaların yaratıcı olarak gördüğü Samir Horn’u takip etmektedir. Ancak Horn, ABD Ordusu’na bağlı özel timin eski bir üyesidir ve hâlihazırda CIA adına “kayıt dışı” çalışmaktadır. (Özetle; FBI, CIA’nin peşindedir, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu...) Horn’un Sudanlı babası, o daha çocuk yaştayken gözlerinin önünde arabasıyla birlikte havaya uçurulmuştur. Kahramanımız “bir masumu öldüren tüm insanlığı öldürür, bir masumu kurtaran ise tüm insanlığı kurtarır” içerikli ayeti biraz yanlış kavramış ve ılımlı bir Müslümanken kanunsuzluğun maşasına dönüşmüştür. O, kendine “inandığın şey için ne kadar ileri gidersin?” diye sormuş ve komploların içinde aksiyon garantili bir yaşam tarzını benimsemiştir. Dost olarak girdiği tuhaf organizasyondan hain olarak çıkmayı kafasına koyan Horn’a şebeke lideri aynen şunu der; “terör ve tiyatro birbirlerine çok benzer, her ikisi de seyirciler için oynanır.” Ardından karşılıklı ataklar ve kaçıp kovalamacalar, Yemen, Fransa, İngiltere, Kanada ve ABD’de sürer gider. Sonuçta; ABD’yi yönetenlerin taktiği biraz da “tavşana kaç tazıya tut demek” değil midir?

 

SAĞDICIM OLUR MUSUN?




 

Yaz aylarında gülmek veya korkmak zorunda mıyız? Komedi ve korku filmleri beyazperdeyi esir almaya başladı bile... Hoşça vakit geçirme derdine düşenler ve ürkme ihtiyacı hissedenler sevinebilirler. Her neyse... Adamım Benim!, hayatı boyunca erkek arkadaş edinemeyen bir koca adayının, sağdıç bulmak için (gelin hanım ve nedimeler ordusuna hoş görünebilmek aşkına) giriştiği savaşı ve son düzlükteki çırpınışını anlatıyor. Kısaca erkeklerin dostluk anlayışı didikleniyor.

 

Adamım Benim’i (romantik bir kardeşlik komedisiymiş), “Polly Gelince” adlı filmiyle tanınan John Hamburg çekti. Hamburg, filmin senaryosunu Larry Levin ile birlikte kaleme aldı. Kalabalık kadrolu Adamım Benim’in kilit rollerini ise Paul Rudd, Jason Segel, Rashida Jones, Andy Samberg, Jaime Pressly, Sarah Burns, Jon Favreau, J.K. Simmons, Jane Curtin ve Lou Ferrigno paylaştı.

 

Los Angeles’in gelecek vaat eden ve yegâne dostu kadınlar olan genç ve yakışıklı emlakçisi Peter Klaven, güzeller güzeli sevgilisi Zooey Rice’a evlenme teklif eder. Zoey, büyük bir sevinç gösterisinin ardından “evet” der ve asıl sorun ondan sonra başlar. Amerikalıların manyaklık seviyesine varan düğün merasimi geleneğine göre damat, sağdıcını belirlemek mecburiyetindedir. Ama gelin ve görün ki, Peter’in hiç erkek arkadaşı olmamıştır. Zoey’i mutlu etmek adına kolları sıvayan Peter, kendine erkek arkadaş bulmaya çalışır. Peter’in üstün gayreti ve dolayısıyla beceriksizliği, hemcinsleri arasında yanlış anlaşılmalara da neden olur. Peter’in yardımına ise spor salonunda görevli eşcinsel kardeşi Robbie koşar. Erkeklerin dünyasından bihaber, sakar ve acayip bir tip olan Peter, en nihayetinde kişiliği kendisine tamamen zıt düşen Sydney Fife ile tanışır. (Düşeş) İkili zamanla ortak noktalarının farkına varır ve giderek kaynaşırlar. Hatta Peter, biricik aşkı Zoey’i bile Sydney ile vakit geçirmek uğruna ikinci plana iter. Sonra işler iyice çığırından çıkar. Artık dengeyi tutturma ve tercih belirleme safhasına geçilmiştir.


Cumhuriyet Hafta Sonu / 13 Haziran 2009

6/6/2009

Aşk adamı ustalaştırırmış

 


ALPER TURGUT


“Aşk Uğruna” (Pour Elle - Anything For Her), sevdalı bir kocanın cezaevine düşen karısını kurtarmak için yaşadığı dönüşümü (sıradan bir öğretmenden tam bir profesyonele) resmeden bir film. Evet, ‘ey aşk sen nelere kadirsin’... 


 


Aşk Uğruna, yönetmen Fred Cavaye’nin ilk uzun metrajlı filmi... Filmin senaryosu; Cavaye ile Guillaume Lemans'a ait. Aşk Uğruna’nın görüntü yönetmenliğini Alain Duplantier üstlendi, kurgu ise Benjamin Weill’in imzasını taşıyor. Başrollerde; en son 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin açılış filmi “Hoş Geldiniz”de (Welcome) karşımıza çıkan usta Fransız aktör Vincent Lindon ile mankenlikten oyunculuğa geçiş yapan güzeller güzeli Alman aktris Diane Kruger var. Lancelot Roch ve Olivier Marchal da filmin öne çıkan diğer oyuncuları...

 

Peki, Aşk Uğruna’nın türü nedir? Cinayet, dram, romantik, gerilim, vs. vs. Yani ne ararsanız o mevcut. Ancak iyi haber şu; bunca tantana içerisinden izlenebilir (güzel bir seyirlik iddialı olur) film çıkabilmiş. Yapımın en büyük handikabı ise metnin inandırıcılıktan fersah fersah uzakta kalışı... Eşinin masum olduğuna -aşkın resmi dili masumiyet değil midir? Suçlu da bulsa ne fayda sevdalının gözleri kördür- canı gönülden inanan ve onu cezaevinden kurtarmak isteyen sıradan bir adam, bir anda tek kişilik orduya dönüşüyor ve istisnasız her işin uzmanı kesiliyor. “Vay be” dediğinizi duyar gibiyim. Üstelik kahramanımız dört dörtlük bir plan yapmakla kalmayıp bunu hayata da geçiriyor. Böylesi bir şişirme sanatına kim inanır ki... Ama Ferhat, Şirin için dağları delebiliyor ve Mecnun, Leyla uğruna çöllere düşebiliyorsa, belki de aşk olanaksızı olanaklı kılan en maharetli (biraz da hüzünlü) duygudur. Özetle; “gerçekçi ol, imkânsızı iste...”  diyoruz. (Çok yaşa Che).

 

CİNAYET, FİRAR VE YENİ BİR HAYAT

 

Anne, baba ve çocuk... Yuvanın mutluluğu, polis baskınıyla gölgelenir. Evin hanımı Lisa, patronunu öldürmekle suçlanıp tutuklanır ve ailenin geleceği karabasana çevrilir. Aradan üç yıl geçer, katil dışarıda elini kolunu sallayarak dolaşırken Lisa’nın suçsuzluğu ne hikmetse (adalet her zaman tecelli eder mi sandınız) bir türlü kanıtlanamaz. Ve genç kadın, 20 sene ağır hapis cezasına çarptırılır. Oğulları Oscar da büyümüş ve çocuk anne sevgisine muhtaç kalmıştır. Umudunu yitiren Lisa, intihar girişiminde bulunur. Artık tutkulu ve çılgın bir adamın (Julien), cezaevindeki eşini kurtarmaktan başka çaresi yoktur. O, vakit kaybetmeden harekete geçer ve kısa bir zamanda dâhiyane bir plan hazırlar. Jülien, ailesini bir arada tutmak için önce eşini cezaevinden kaçıracak ardından da yeni bir hayat adına hep birlikte Fransa’yı terk edeceklerdir. Annesi, babası ve erkek kardeşiyle sorunlar yaşayan, öğretmenlik mesleğini de adeta rafa kaldıran Jülien, uğruna her şeyini riske atmaya karar verdiği projesi için yer altı dünyasıyla temas kurar. Eski firariden tüyolar almak, uyuşturucu satıcılarıyla tanışmak, sahte pasaport ve kimlik çetesiyle haşır neşir olmak. Artık geri dönüş çizgisi aşılmıştır.


DİYARBAKIR CEZAEVİ’NDEKİ VAHŞET


 


DOCUMENTARIST 2009 İstanbul Film Günleri (2–7 Haziran) kapsamında bugün 5’Nolu Cezaevi adlı şok edici belgesel gösterilecek (Boğaziçi Üniversitesi İbrahim Bodur Salonu). Cuntanın yarattığı kanlı geçmişin izlerinden derlenilen bu belgeseli sakın kaçırmayın. Çayan Demirel’in (ilk belgeseli “38”, Tunceli’de yasaklanmıştı) yönettiği 5’Nolu Cezaevi belgeselini, İstanbul Film Festivali’nde seyretmiş ve yakın tarihimizde yaşanan tarifsiz acılar karşısında bir kez daha kanımızın donduğunu hissetmiştik. Yüzü aşkın tanık ve 50’den fazla röportajdan anlaşılacağı üzere, 12 Eylül (Cunta) karanlığının en koyusu hiç kuşkusuz Diyarbakır 5’Nolu Cezaevi’ne yansıtılmıştı. “İşkence Okulu”, bugün dahi kapanmayan yaraların açılmasına neden olmuştu. Vahşetin, dehşetin ve şiddetin adı 5’Nolu idi. -Sistematik işkence uygulamasının kanlı detaylarını (hem ahlak hem insanlık dışı) burada yazmak olası değil- Ancak tüm bunlar, suçluların (üstelik çoğu henüz hüküm giymemiş) cezasını çekmesi için yapılmış olamaz, özellikle tepeden tırnağa bir zulüm mevzubahisken... İşkencede yitenler, ölüm orucunda can verenler ve protesto için kendilerini yakanlar... Dile kolay,1981–1984 tarihleri arasında cezaevinden 34 tabut (Mazlum Doğan’dan Kemal Pir’e, Ali Erek’ten Cemal Arat’a, M. Hayri Durmuş’tan Orhan Keskin’e... ) çıktı, yüzlerce kişi yaralandı. Diyarbakır 5’Nolu Cezaevi veya Mamak’ta yaşananlar, şiddet ve dramın en üst seviyesini oluştursa da tek örnek değildiler. Cunta, tüm ülkeyi hapishaneye çevirmeyi (toplam 644 sivil ve askeri hapishane, 650 bin gözaltı, siyasi davalardan yargılanan yaklaşık 100 bin kişi, tutuklanan on binlerce insan) başardı.




CUMHURİYET GAZETESİ HAFTA SONU EKİ / 06 HAZİRAN 2009


30/5/2009

GELİN KAYNANA VE BİTMEYEN BİR ŞAMATA

Image and video hosting by TinyPic



ALPER TURGUT


“Evlilik Sınavı” (Easy Virtue), gelin-kaynana çatışmasından ve soluk aldırmayan bir şamatadan demlenen hoş ve güzel bir seyirlik. “Darbe” (Push), giderek gına getirmeye başlayan süper yetenekli insanlara dair vasat bir film. “Davetsiz” (The Uninvited) ise Hollywood’un Uzak Doğu Sineması’na duyduğu hayranlıkla yeniden çekilen ve iç edilen bir yapım.



 

28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde gösterildikten sonra vizyon şansı yakalayan Evlilik Sınavı’nın yönetmeni Avustralya asıllı Stephan Elliott (Onun, Priscilla Çöller Kraliçesi (1994) adlı filmi mükemmele yakındı)... 1922 tarihli bir tiyatro oyunundan (müzikal komedi) esinlenilen Evlilik Sınavı’nın senaryosu, Elliott ile Sheridan Jobbins’e ait. Filmin başrollerinde ise Jessica Biel, Colin Firth, Kristin Scott Thomas ve Ben Barnes var. Trajedi ve komedi, gelin ve kaynana savaşı, asiller ve sıradan insanlar...  İngiliz kibir ve inceliği, Amerikan rahatlığı ve kabalığı... Üstüne romantizm, tonla alay ve bir tutam zekâ... Evlilik Sınavı (yapımın İngilizce adı hafifmeşrebe karşılık geliyor), asla sulandırma basitliğine düşmeyen kâh eğlendiren kâh gülümseten bir film. Mutlaka izleyin.



 

Aristokrat İngiliz ailesinin biricik oğlu John, tatil için gittiği Fransa’dan evlenmiş olarak geri döner. Karısı Larita, otomobil yarışçısıdır ve üstelik son derece alımlı ve güzeldir. Larita kocasıyla Londra’da yaşamak isterken ana kuzusu John, henüz malikânelerinden ayrı kalmaya hazır değildir. Larita’nın kayınvalidesi Veronica dominant bir karakterdir ve bu muhafazakâr kadın, oğlundan yaşça büyük gelininden hiç hoşlanmamıştır. Evin reisi Albay Whittaker (Birinci Dünya Savaşı, onun bedenini değil duygularını öldürmüştür) ise tüm sorumluluklarını ihtiras abidesi eşi Veronica’ya yıkmıştır. Sessiz sedasız bir tip olan Whittaker’in aslında delicesine özgürlüğü arzulamakta ve kanı kaynamaktadır. Veronica’nın kızları da Larita’ya cephe alırken genç kadının müttefikleri ise kayınpederi Whittaker ile evin uşakları olmuştur. Larita, her şeye karşın yine de kaynanasıyla iyi geçinmeye çabalar. Ancak ne yaparsa yapsın uçurum giderek büyür. Kocası John’un pısırıklığı ve geçmişindeki büyük sır, Larita’yı hepten yaralar. Artık gelecek adına karar verme zamanı gelmiştir. 

 
HEROES VARKEN DARBE’YE NE GEREK VAR Kİ


 


“Heroes” adlı diziyi bilmem duymayanınız kalmış mıdır, her biri farklı ve süper yeteneklere sahip insanların maceraları anlatılır. Peki, Darbe’nin konusu nedir? Neredeyse Heroes’un aynısı... “Şanslı Slevin” (Lucky Number Slevin) ile iyi bir çıkış yakalayan İskoç yönetmen Paul McGuigan’dan daha orijinal bir film beklerdik. Neyse artık önümüzdeki maçlara bakacağız. Darbe’nin başrollerini Chris Evans, Dakota Fanning, Camilla Belle, Cliff Curtis ve Djimon Hounsou üstleniyorlar. Görsel efektler bana kâfi diyorsanız, Darbe’yi izleyin aksi takdirde mümkünse uzak durun.

 

Filmdeki kahramanlarımızın çeşit çeşit kabiliyeti var. “Hareket Ettiriciler”, geleceği gören “Gözcüler”, insanın düşüncelerini etkileyen “İtkiciler”, “İyileştiriciler”, bir gökdeleni bir saklayabilen “Gölgeciler”, “Kan Akıtıcılar”, “Değişimciler” ve “Siliciler” gibi... Nazilerin başlattığı psişik savaşçılar programına ABD’liler devam etmektedir. Sistem, paranormal güçlere sahip süper insanlar yaratmak ve ölümcül bir dünyanın kapılarını aralamak istemektedir. Division Grubu, yerkürenin en güçlü ve yenilmez ordusunu yaratmayı kafasına koymuştur. Ancak deneklerden hiç biri yaşama tutunamaz. Karşısındakinin düşüncelerini yönetebilen Kira adlı genç kız dışında... İkinci nesil telekinetiklerden Nick Gant, babasının öldürülmesinin ardından kalabalık bir nüfusa sahip Hong Kong’a yerleşmiştir. Geleceği gören 13 yaşındaki Cassie Holmes’in yardımına koşan Nick, daha sonra onunla birlikte eski sevgilisi Kira’yı aramaya koyulur. Artık hepsinin yaşamı tehlikededir. Çünkü Division’un acımasız elebaşı Henry Carver peşlerine düşmüştür.

 

HOLLYWOOD, UZAK DOĞUDAN UZAK DUR

 

Davetsiz, Güney Kore yapımı dörtdörtlük gerilim filmi “Karanlık Sırlar”ın yeniden çevrimi... Ne demeli? Gerçekten böyle bir şeye hiç gerek yoktu. Filmin yönetmenleri Charles Guard ve Thomas Guard (Guard Kardeşler). Davetsiz’in önemli rollerini Emily Browning, Arielle Kebbel, David Strathairn ve Elizabeth Banks sırtlıyorlar.

 

Annesinin kuşku dolu ölümünün ardından intihar girişiminde bulunan Anna, psikaytri kliniğinden taburcu edilerek yuvasına geri döner. Anna’nın babası Steven, o hastanedeyken annesinin eski hemşiresi Rachel ile evlilik hazırlıklarına başlamıştır. Anna’nın, Rachel’in annesini öldürdüğüne dair şüpheleri vardır ve ablası Alex’in yardımıyla bu gizemi çözmeye çalışır. Ancak annesinin hayaleti, eve geldiği günden itibaren genç kızın peşini bırakmaz. Zaman giderek daralmakta kurban katilini aramaktadır.

 

23 ödüllü güzel seyirlik “Donmuş Irmak” (Frozen River) ile Alman usta Wim Wenders’in eleştirmenlerce pek de beğenilmeyen son filmi “Palermo’da Yüzleşme” (Palermo Shooting) de bu hafta gösterime girdi. Sinemaseverlere duyurulur.

 

Cumhuriyet Hafta Sonu / 30 Mayıs 2009

POQbum .com Graphics
POQbum .com Graphics
Google
Sinema film fragman
ve muhabbet yeri!







küresel ısınma