alper turgut ALPER TURGUT'UN SİNEMA YAZILARI... - Blogcu



« Önceki |

5/12/2009

Bari adını koysaydınız

 

ALPER TURGUT

 

Evliliğe gün sayan saf bir gelin ile damadın tuhaf şahidi arasında kıvılcımlanan tam tekmil şaibeli ve bizleri kandırmaktan uzak bir aşk öyküsü... Evet, sevi mevzubahisse, her şey mubahtır. Ancak tereddüde mahal vermeyecek,  “Adını Sen Koy”acaksın, bizleri, öncelikle bu aşka inandıracaksın. Netice itibarıyla Adını Sen Koy, derdini (varsa şayet) asla anlatamayan ve üstelik tepeden tırnağa vasat bir seyirlik... Şüphesiz önermiyorum.

 

Sanırım, usta yazar John Steinbeck’in, pek meşhur “Fareler ve İnsanlar” adlı romanı (filme de uyarlanmıştır) bilmeyeniniz yoktur. İşte “Abimm”, güzel bir çıkış yakalamasına karşın bir çuval incirdi berbat eden ve esinlendiği güzelim hikâyenin de resmen canına okuyan bir film. Şirazeden çıkmamak adına uzak durmakta fayda var.

 

ADINI SEN KOY

 

 

 

Ne yalan söyleyeyim, Tuna Kiremitçi’nin hiçbir kitabını okumadım. Köşe yazarlığı olsun, işlediği konular olsun, katiyen ilgimi çekmiyor. Müzisyenliği hakkında kelam edecek halimde yok. Hiç tanımadığım bir insan hakkında, “maymun iştahlı” gibi bir serzenişte de bulunamam. Ancak konu sinemaysa ve ben, kaleyi bulduğum an şut çekmesini seven bir film eleştirmeniysem, üzgünüm ki; top burada benim önüme düşüyor. Ve yapım, -kötü bir şaka gibi- “Adını Sen Koy” diye ara pası veriyorsa, bu filmin gerçek adını koymamız gerek. Buyurun, malumu ilam; O-L-M-A-M-I-Ş...

 

Anlaşılacağı üzere, filmin senaristi ve yönetmeni; Tuna Kiremitçi... Görüntü yönetmenliğini Soykut Turan üstleniyor, müzikler ise Tamer Çıray’a ait. Başlayalım mı? Senaryo zaafı, dramatik yapı yoksunluğu, diyalogların akıcı ve etkileyici olmaması, yönetilemeyen oyuncular, karakterlerin altındaki derin boşluklar... Saymakla tükenmeyecek, duralım. Sinematografiden ve olay örgüsünden zaten hiç bahsetmeyelim. Gelelim oyunculara... Güneşi Gördüm’de harika bir iş çıkartan Cemal Toktaş, “Kara Köpekler Havlarken”de çıtayı aşamamıştı, Adını Sen Koy da ise oyunculuk adına adeta geri atmış. “Issız Adam”da yıldızı parlayan Melis Birkan, lütfen kusura bakma ama keşke oyunculuk yerine başka bir meşgale bulsaymışsın. Bunca noksanlığa rağmen, filme dair dişe dokunur tek şey nedir diye sorsanız? Kuşkusuz, yetenekli aktör Ahmet Mümtaz Taylan’ın verdiği resitaldir derim.

 

Mekân Eskişehir... Altın kalpli delikanlı Can, iflah olmaz bir çapkınken Aybige’ye âşık olmuş ve en nihayetinde durulmuştur. Şimdi ikilinin düğüne bir hafta kaldı. Almanya’dan Can’ın çocukluk arkadaşı Ilgaz da geldi, nikâhta şahitlik yapmak için... Ama o da ne, bizimki (Ilgaz), sadece fotoğrafını gördüğü halde gelin hanıma âşık olmuş. Hayda... Güzel Aybige de (bir nevi sevgi kelebeği) tastamam iki günde sırılsıklam bir aşka yakalandı. Eyvah, Ilgaz’ın intihar saplantılı ağabeyi Harun da kahramanlarımızın arasına karıştı. Anlaşılan o ki; yavaş yavaş kontrolden çıkıyoruz. Artık seyreyleyelim, gümbürtüyü... Lakin emanete hıyanet etmek kolay mı? Böylesi bir durumda, ivedilikle vicdan muhasebesi yapılır, fonda da duygular ve mantık çarpışır. Ferman ise bellidir; ya hicrana sürükleneceksin ya da her şeyi göze alıp vuslat adına savaşacaksın.

 

ABİMM...

 

 

Hazır konuyu John Steinbeck’ten açmışken, onun, “Büyük Buhran”dan süzüp demlediği kült eseri “Gazap Üzümleri” ile ırgat grevinden yola çıkan “Bitmeyen Kavga”yı anmadan geçmek istemem. Ama Steinbeck’in sonu, pek hayırlı olmadı. Ölümüne yakın (1968), ABD’nin Vietnam’ı işgal etmesini savunması, büyük yazara asla yakışmadı. Gerçekten kötü bir final... 

 

Abimm de finalde saçmalamayı kafasına koyanlardan... Ne yazık ki; son dönemde çekilen yerli işi filmler, layıkıyla noktalayamamak için adeta işbirliğine girmişler. Umarım, alışkanlık haline getirilmez, böylesi bir garabet gelenekselleşmez.

 

Abimm, ne ararsanız, onu bulabileceğiniz bir yamalı bohça gibi. Ayrıca ellerini de korkak alıştırmamışlar, absürtlük, ağdalı dram, sululuk... Ne varsa içine tıkıştırmışlar. Oyuncuların da aklı karmakarışık...  Baksanıza filmin türü hakkındaki yanıtlarına; Mustafa Üstündağ, komedi, Levent Üzümcü, dram, Selen Seyven, aşk, Haldun Boysan, aksiyon, Rüçhan Çalışkur, sıcacık bir aile filmi...

 

 

Oyuncular frene basamamış, yönetmen Şafak Bal, direksiyon hâkimiyetini kaybetmiş, senarist İlkay Akdağlı, yola mıcır döşemiş ve kaçınılmaz kaza meydana gelmiş, kıpkırmızı “Morgan” marka canım araba, şarampole yuvarlanmış. Mustafa Üstündağ, filme, Kurtlar Vadisi’ndeki Muro’dan esintiler getirmiş, Levent Üzümcü ve Selen Seyven, zihinsel engelli rolüne soyunmadan önce, keşke Sean Penn’in harikalar yarattığı “Benim Adım Sam”i (I Am Sam / 2001) tekrar tekrar izleselermiş.  

 

“Muhtar” lakaplı mafya babasının yanında çalışan Çetin, tatlı paraya kavuşmak için yapmayacağı numara olmayan üçkâğıtçı bir heriftir. 30 yıldır görmediği babasının ölüm haberini alan Çetin, mirasa konmak adına Muhtar’a dil döker ve klasik bir otomobili de teslim etmek şartıyla izni koparır. Marmaris’e ulaşan Çetin’in, mirası mal-mülk değil, varlığından haberdar olmadığı zihinsel engelli ağabeyi Arif’tir. İnsanüstü bir kuvvete sahip Arif’i yanına alarak yola koyulan Çetin, ağabeyiyle kaynaşma çabasına gireyim derken kaza yapar. Bu kaza kardeşlerin yaşamını değiştirir. Çünkü arabalarının zulasında, Muhtar’a ait tonla para vardır. Çetin, şeytana uyar ve mafya babasına kazık atmaya kalkar. Bol mangır ve yeni bir hayat... Ta ki; bela kapılarına dayanana dek...

 

Cumhuriyet Hafta Sonu / 05 Aralık 2009


30/11/2009

Cinedergi 20, yayında…


 

 

Sanal dünyanın en kapsamlı sinema dergisi Cinedergi yirminci sayısıyla yayında! Banu Bozdemir, Serdar Akbıyık ve Fırat Sayıcı'nın hazırladığı ücretsiz sinema dergisi Cinedergi, yine dopdolu bir içerikle ile karşınızda…
 


İşte bu ayın öne çıkan başlıkları… Bu ay dört röportaj; Yeni filmi Soul Kitchen ile 'hem tür değiştirmek hem de neşeli bir şeyler yapmak istediğini söyleyen ve ilk kez komedi yaptığı için heyecenlandığını' belirten Fatih Akın ilk röportajını Cinedergi'ye verdi... 

 

Türk korku sinemasında çığır açmak istediğini söyleyen ve Dabbe 2'yle korkutacak olan Hasan Karacadağ, Gecenin Kanatları'yla bizi politik ortamlara taşıyacak olan Murat Ünalmış ve gönlümüzün sinema yazarı Sadi Çilingir'le yaptığımız söyleşi bu sayının diğer röportajları...

 
Bu sayının önemli dosyaları... Klş Filmleri, Avatar ve Türk sinemasında Korku bu sayının dosya konuları...  ,

 

Oyuncu Woody Harrelson ve Michelle Rodriguez portre bölümünde. Belgesel sinemanın farklı bakışı Zamanın Ruhu, Türk sinemasının nabzını tutan Sindrella ve sinema kahramanlarını farklı bir şekilde buluşturan Mesela Dedik...

 
Eleştiri, vizyon, pek yakında, DVD'ler, albümler, kitaplar… Hepsi ücretsiz sinema dergisi Cinedergi'nin yeni sayısında. 
 

www.cinedergi.com

28/11/2009

Ağdalı dram ve “Neşeli Hayat”

 

ALPER TURGUT

 

Hollywood'un her yılbaşı ısrarla kafamıza kaktığı umut içerikli yeni yıl seyirlikleri, malumunuzdur. Çoğu vasatı dahi aşamayan bu filmler yetmemiş olacak ki; en nihayetinde içinde Noel Baba'nın da yer aldığı yerli işi bir yapım çekebildik. Yılmaz Erdoğan'ın yazıp, yönettiği ve üstelik başrolü üstlendiği “Neşeli Hayat”, ayaktakımına dair bildik ve ağır bir dramı, içine bir parça da zorlama tebessüm katarak harmanlıyor. Filmin bir derdinin olması güzel, kimi oyunculuklar gerçekten özel... Bazı söylemler didaktik ve rahatsız edici, birkaç karakter karikatürize... Erdoğan, Neşeli Hayat için “küçük adamın, büyük hikâyesi”  demiş ama bence yanılmış. Fakir, sıradan ve içimizden bir adamın, tastamam küçük öyküsü bu... Özetle; Neşeli Hayat, hiç kuşkusuz Yılmaz Erdoğan’ın çektiği en iyi film. Yapıtın bütününe sirayet eden olmamışlık hali bile bu gerçeği değiştiremez. Ve eminim ki; kiminiz sevecek, kiminiz beğenmeyecek.

 

Neşeli Hayat’ta Yılmaz Erdoğan’a, Büşra Pekin, Ersin Korkut, Sinan Bengier, Rıza Akın, Erdal Tosun, Cezmi Baskın ve BKM Mutfak oyuncuları eşlik etti. Filmin görüntü yönetmeni ise Uğur İçbak... Müzikler, Yıldıray Gürgen ve Deniz Erdoğan’a ait.

 

Kahramanımız aşçı Rıza Şenyurt, önce açtığı lokantayı, ardından da kanserojen madde satan Neşeli Hayat paravanı sayesinde istemeden mahalledeki arkadaşlarını batırmıştır. Stadyumda terlik kılığına girip, rızkını çıkarmayı deneyen Rıza, yaklaşan yeni yıl nedeniyle kısa sürede Noel Baba’lığa terfi eder. Müslüman mahallesinde salyangoz satmak... Rıza’nın eşinden, yakınlarından ve mahkemelik olduğu dostlarından saklayacağı bu yeni görev, ona algının kapılarını açabilecek midir?

 

Artık düş yakamızdan diye kıvrandığımız yoksulluk, yoksunluk illeti, görece çaresizliğimiz ve amansız kem talihimiz. Dinmeyen arzular ve bitmeyen çırpınışlarımız... Öyle ya, eller aya, biz yaya... Bir kurban bayramı günü (yani dün), çokta matahmışçasına Noel Baba’dan medet umar olmuşuz. Dönsün diye şansımız, melanete razı, belaya hazırız. O denli bir ihtiyaç hali ki bu, gelince günü, günü gelince kırıntılara dahi sevineceğiz.

 

BAHTI KARA

 

4. Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali’nin, ulusal uzun metraj kategorisinin kazananı, ne yazık ki; ABD’li yönetmen Therone Patterson’un “Bahtı Kara”sı oldu. En iyi film, senaryo ve erkek oyuncu (Reha Özcan) ödüllerini (Altın Karagöz) kapan bu yapımı, beğenen az, beğenmeyen çoktu. Ne yalan söyleyeyim, benim de kanım ısınmadı, bu ham ve çiğ görünümlü film denemesine... Adı geçen bu Bahtı Kara’nın herhangi bir albenisi yok, üstelik savruk ve nihayete erememiş. Ses ve görüntü de resmen amatör yapımlara özgüydü. Doğaçlama çekilmesine karşın en iyi senaryo ödülünü kazanması ise, kara baht ile değil, bol şans ve talih kuşu aracılığıyla açıklanabilir. Yine de filmin oyuncuları Reha Özcan, Yeşim Ceren Bozoğlu ve Haktan Pak’ın, zor şartlarda kotardıkları işe şapka çıkartılır.

 

Beş yıl önce eşini kaybeden Adnan, adeta hayata küsmüştür. Sakarlıktan da öte, tüm felâketler, onu bulur. Kaş yapayım derken göz çıkarır. Kapkara bir yazgısı vardır, giderek dibe vurur. Üniversite sınavına hazırlanan oğlu Burak ise bir nevi sorun yumağıdır. Çevrelerinde bulunan insanları şirazeden çıkartmaya meyilli baba ve oğlun, en büyük destekçileri ise yardımsever kayınbirader Can ve onun karısı Deniz’den başkası değildir. Can ve Deniz, emanet gördükleri Burak’a, öz oğullarıymışçasına kol kanat gererler. Ancak Adnan, mıknatıs gibi bela çekmeye devam etmektedir.  

 

7 AVLU

 

“Şellale” ve “Eve Giden Yol” adlı filmlerinden hatırladığımız senarist-yönetmen Semir Aslanyürek’in son icadı “7 Avlu”, İpek Yolu Festivali’nden eli boş döndü. Aslında her şey çok güzel başlamıştı ancak finale yaklaşırken bir anda işler tersine döndü. Ve ustalıkla ilerleyen film, kötü bir şaka gibi acemilikle sonlandı. Semir Aslanyürek ile yaptığımız ayaküstü sohbette, filmin Antakya’daki çekimi sırasında başına gelenleri anlattı. Detaylara girmeyeceğim ama Türkiye’de sinemacı olmak gerçekten zor zanaat... Ötesi yok. Yine de Sovyetler Birliği’nde üst düzey sinema eğitimi almış olan Semir Aslanyürek’in, bizleri altı avludan geçirtip yedinci avluda kaybetmesini yadırgadığımı söylemeliyim. Keşke filmin sonunu tekrar çekebilse...   

 

Filmin oyuncuları ise Evmorfia Anastasiou, Labina Mitevska, Varlam Nikoladze, Derya Durmaz, Muhammed Cangören, Nursel Köse, Özlem Türay, Ayhan Taş, Hevy Hussein, Tansel Doğruel ve Serra Yılmaz...

 

Rum, Ermeni, Yahudi, Türk, Kürt ve Araplar... Antakya’da tarih kokan bir sokak ve sokaktaki evleri ferahlatan yedi güzelim avlu. Kuşkusuz her avlunun tekinsiz bir öyküsü var. Arap Alevi’si eşini kaybettikten sonra komşuları tarafından dışlanan Rum kadın Eleni, tur rehberimizdir. Bize avluluları, o gezdirir. 27 yaşında dul kalan Eleni’nin, dokuz, yedi ve beş yaşlarında üç kızı vardır. Erkekler dedikodu olur gerekçesiyle, kadınlar da kocalarına yaklaştırmamak için çoktan onunla ilişkilerini noktalamışlardır. Ancak güzel Eleni, insandan yana umudunu asla kesmez ve tekrar diyaloga geçebilmek adına her akşam ezberlenmiş bir bahaneyle kapılarına dayanır.

 

Cumhuriyet Hafta Sonu / 28 Kasım 2009


28/11/2009

İpek çoraplardan tuvale 55 yıllık bir öykü

 

ALPER TURGUT

 

Lale Belkıs... Oyuncu, ressam, yazar, şarkıcı ve milli manken... Kendi tarifiyle “çağdaş ve yeniliğe açık bir Cumhuriyet kadını”... Hayatını anlattığı kitabına adını verdiği “İpek Çoraplar”ını giyip, podyuma çıkmasının üzerinden tam 55 yıl geçti. Fantezi görünümlü (deyim onun) bu “zor kadın”, sonra hiç ama hiç durmadı. Çılgın bir koşu tutturdu, deliler gibi çalıştı ve ne varsa emeğiyle yaptı. Adeta tırnaklarıyla kazıyarak... O, bugün, yalanlardan, boşa geçen zamanlardan ve sözlerinde durmayanlardan nefret ediyor, belki de bu yüzden Moda’daki evini bir sanat galerisine çevirdi. Çocuk kitapları yazan bir ev kadını, İngiltere’nin en zengin insanı olabilirken yetenek anıtı Lale Belkıs, yaşamını ancak yaptığı resimlerini satarak idame ettirebiliyor. Bu ayıp kime ait, sanırım sanata ve gerçek sanatçılara sırtını dönen hepimize... Ama o, her şeye rağmen başını dik tutmayı beceriyor. Lale Belkıs ile aşktan sanata, sahneden podyuma, resimden perdeye uzanan keyifli bir söyleşi yaptık.

 

 

 

—Lale Belkıs, geriye dönüp baktığında, ‘keşke’ der mi?

 

Olmuş, bitmiş ve yaşanmıştır. Hayatım boyunca yaptıklarımdan asla pişmanlık duymadım. Keza aşklarımdan da öyle...

 

—Doğma büyüme İstanbullu musunuz?

 

Evet. Eyüp’te yedi odalı ve benim için dünyanın en güzel evinde doğdum. Babam İsmail Durmaz, Çanakkale Savaşı’nda gazi olan (bir şarapnel parçasıyla bacağından yaralanmış) bir muhabere subayı idi. Annem ise Kolağası Ahmet Kaptan’ın kızı Hacer Durmaz... Anne ve babamın, altıncı ve son çocuğuydum. Gerçek adım Belkıs Durmaz ise, Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsü’ne başlayınca Lale Belkıs’a dönüşecekti.

 

—Günümüz mankenleriyle sizi karşılaştırırsak şayet, en bariz fark nedir?

 

Biz organik mankenlerdik, günümüzdekiler ise hormonik mankenler... Gencecik ve çok çok havalı bir kızdım. Bugüne dek rejim bile yapmadım. Beyoğlu Olgunlaşma Enstitüsü’nde eğitim almanın farkını ve onurunu hep yaşadım. Hiç unutmam, ülkemizi ve şaheser kıyafetlerimizi tanıtmak amacıyla Afrika, Avrupa ve Amerika’yı kapsayan bir tura çıkmıştık. Bugün mankenlik çok hafife alınıyor. Devre mülk gibi ilişkiler yaşayan ve haftada bir sevgili değiştirenler, gerçek mankenleri de karalamış oluyorlar.

 

—Mankenlik yaparken hiç olumsuz bir durumla karşılaştınız mı?

 

Asla... Ne bir laf işittim, ne de taciz edildim. Sadece alkışlar. Mankenliğin kuralı, taşımaktır. Elbise canlanacak, sen cansızlaşacaksın. Ben mankenliğin kitabını yazdım (bu bir gerçek).

 

— Podyumun ardından da tiyatro mu geldi?

 

“Evlilik Dolabı”, “Boeing Boeing”, “Becerikli Kaynana” gibi birçok tiyatro oyununda görev aldım, turnelere çıktım. Sahneye adımımı ilk kez 1962 yılında, İsveçli bir kızı (Ivga) canlandırarak attım.

 

—Ya şarkıcılık?

 

Nota, solfej, şarkı çalıştım, şan eğitimi aldım. “Playboy”un da aralarında bulunduğu İstanbul’un en seçkin gece kulüplerinde sahneye çıktım. İngilizce ve Fransızca şarkılar söyledim. Arada Türkçe şarkılar da seslendiriyordum. Pir Sultan Abdal’dan, Karacaoğlan ve Yunus Emre’den söylüyordum. Ama içkili gece kulüpleri zamanla bozulmaya başladı. Bir gün adamın biri sarhoş olmuş, arkadaşlarla sohbet ederken yanımıza geldi ve masaya 100 lira attı. Ve tutturdu, “Konyalı” türküsünü söylemem için... İşte o an karar verdim ve gece kulüplerinde şarkı söylemeyi bıraktım. Şarkılar yazdım, albümler yaptım. Emek Sineması’nda Ajda Pekkan ve Muazzez Abacı ile birlikte konser verdik.

 

—Siz dublaj da yaptınız. Bugüne dek kimleri seslendirdiniz?

 

Ünlü İtalyan aktris Sophia Loren’i seslendirdim. Sonra ABD’li kadın oyuncu Ava Gardner’e de sesimi verdim. Hatta çocuk sesiyle Lolita’yı da... Cahide Sonku ve Jean Moreau’yu da... Emre Kınay’ın babası Feridun Kınay, ses mühendisi ve İpek Film’in dublaj yönetmeni idi. Onun idaresinde dublajlar yapardık.  

 

—Yıllar önce Altın Portakal kazanmışsınız ama ödülünüzü alamamışsınız...

 

1970 yılında senaryosunu Sadık Şendil’in yazdığı, Ertem Eğilmez’in yönettiği “Kalbimin Efendisi”nde, Suna karakterini canlandırmıştım. Bu rol bana, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazandırdı. Ama ödülümü alamadım, çünkü aynı tarihlerde Haldun Taner ile birlikte, Atıf Yılmaz’ın “Ölüm Tarlası” adlı filmi için (Falcı Emine’yi canlandırdı) Romanya’da yapılan Balkan Film Festivali’ne gittik. Bükreş’te sosyalizmi gördüm ama Altın Portakal ödülümü hiç göremedim.

 

—Sinema sektörü yeteri kadar kadir kıymet bilmiyor, diyebilir miyiz?

 

Yeşilçam Ödülleri’nde jüri üyesiydim. Ödül gecesi salondaki yerimi aldım, bir de baktım ki hiç alakasız insanlar, koltuklara kurulmuşlar. Bana ise ‘yer kalmadı’ dediler. Açıkçası gücendim.

 

—Magazinciler ile “ünlüler” arasında adı konulmamış bir savaş yaşanıyor, sizce kim haklı?

 

Magazinciler haklı... İşin püf noktası yakalanmamakta... Ben hiç yakalanmadım, kimseye açık vermedim. Magazincinin işi bu, seni uygunsuz bir durumda görürse fotoğrafını çeker, haberini yapar. Defile sırasında soyunurken, gerçi korse vardı üzerimde ama bir gazeteci tarafından fotoğrafım çekildi ve ertesi gün Hürriyet Gazetesi bunu kocaman kullandı. Asla niye çektiniz, niye haberini yaptınız demedim. Çünkü onlar, görevlerini yapıyordu. Bugüne dek hakkımda kötü bir şey yazılmadı.

 

—TV dizileriyle aranız nasıl?

 

Şimdilerde Orhan Kemal’den uyarlanan “Hanımın Çiftliği”ni seyrediyorum. Bence dizileri çok uzatıyorlar ve bu yüzden eksikliklerini göremiyorlar. Zaten bir süre sonra da tempo sorunu baş gösteriyor.

 

—“Sevişme sahnesinde yastık kullandık” diye başlayan komik-trajikomik açıklamalar, gündemden bir türlü düşmüyor. Sizce de sinema, tabularla mı hareket etmeli?

 

Ben beyazperde de sanılanın aksine asla vamp ve kötü bir kadın canlandırmadım (güçlü, ayakları üstünde durabilen, cesur ve alımlı kadınlardık, diyor) ancak sinemada yasağım falan da yoktu. Film için gerekliyse şakır şukur öpüşülecek, hatta sevişilecek de... Yastık koymak da neyin nesidir. Kadir İnanır ile çıplak bir sahnemiz vardı, yatağa girmiştik. Oyuncular o noktada birbirlerini obje olarak görürler ve güzel oyun çıkarmaya çalışırlar.

 

—Sanata sizin kadar kendini adayan biri, eğer Hollywood’da yaşasaydı, sanırım malikânesi olurdu. Katılır mısınız?

 

Kuşkusuz olurdu. Canımız çıkıyor ancak Türkiye’de sanat para kazandırmıyor. Tam 25 yıldır resim yapıyorum. Sattığım resimler dışında da bir gelirim yok, param yok. TV programlarına çağırıyorlar, sürekli ekrana çıkıyorum ancak beş kuruş para alamıyorum. Misal; Tarkan’a, TRT’ye çıktı diye, bilmem kaç milyar para veriliyor. Yine örneğin “devlet sanatçılığı” hangi kıstaslara göre belirleniyor. Bunlar çirkin ayrımlar... Maddi yönden hakkımızı alamasak da, bize duyulan saygı her şeyden önemli... Yapılan işler, eninde sonunda takdir görüyor.

 

—Peki, bunca uğraşınız varken günün saatleri size yetebiliyor mu?

 

Asla durmadım ve durmaya da niyetim yok. Yoruldum demem. Biz halktan insanlarız, evimin temizliğini de kendim yaparım, kıyafetlerimi de... Ben yazlıktayken de çalışırım. En son Datça Aktur Tatil Sitesi’nde, Tarık Şerbetçioğlu’nun yazdığı “Mutluluk Çiçeği” oyununu, site çalışanlarının çocuklarıyla sahneledik. Keyiflendik, mutlu olduk.

 

—Sanat, aşk ile mi beslenir?

 

Elbette. Aşk için bir kitap yazdım, adı da; “Geçerken Uğradım Gönül Bahçesine”... Henüz yayımlanmadı. İçerisinde dizeleri enteresan, sanata dair şiirlerim var. Bir kadının dışa vuramadığı içeride kalan aşk duygularını içeriyor. (Lale Belkıs, 36 yıldır meşhur Ateşböceği Yalçın (Yalçın Otağ) ile evli. İlk evliliğini ise oyuncu Pekcan Koşar ile yapmıştı)  

 

—Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

 

Bazen yazgı, yanlış kurguya giriyor. İnsanlar nankör, hayat ise giderek ucuzluyor. Ben hala Uğur Mumcu ve Olaf Palme için üzülüyorum ve hepimiz adına utanıyorum. Bize güzellikler sunan yaşam için şükretmek yerine biz her şeyi yıkmak için elimizden geleni yapıyoruz. Ama her şeye karşın yine de yaşamı çok seviyorum.

 

Fotoğraflar: Kaan Sağanak

 

Cumhuriyet Hafta Sonu / 28 Kasım 2009


22/11/2009

Bir ‘Ressam” bir ‘Bahtı Kara’

 

 

 

ALPER TURGUT

 

“4. Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali” sona erdi ve “Altın Karagöz” ödülleri sahiplerini buldu. İpek Yolu, gelenekselleşme yolunda büyük sıçrama kaydeden ve geleceği parlak olan bir festival. Ancak daha yürünecek çok yol var.

 

 

Uluslararası kategoride en iyi film ödülünü kazanan, Arjantin, Uruguay ve İtalya ortak yapımı “Ressam” (The Artist) oldu. Başkanlığını, İranlı usta yönetmen Majid Majidi’nin üstlendiği jüri, şahsi kanaatimce tam isabet kaydetti. Çoğu vasatı aşamayan 12 filmi göz önüne aldığımızda, bu seyirlik, resmen parıldıyordu ve kuşkusuz benim de favorim idi. Ressam, bileğinin hakkıyla en iyi senaryo ödülünü de (Andres Duprat) kucakladı. “Uzak İhtimal” ile yılın en iyi erkek performansına imza atan Nadir Sarıbacak yine boş geçmedi, ödüllerinin arasına bir yenisini daha kattı. En iyi kadın oyuncu ödülünü ise “Francesca” filmindeki rolüyle adeta büyüleyen güzel aktris Monica Birladeanu kaptı. Ressam’ın gerisine düşen, “Bence” (Man Tanker Sitt), “Siste Bir Işık” (Cheraghi dar Meh), “Orijinal” (Original), “Juan Perez’in Kellesiyle Tanışın” (Conozca La Cabeza de Juan Perez) , “Panik” (Panic) gibi yapımların ise bir adım önüne geçen Francesca, en iyi yönetmen ödülünü Bobby Paunescu’ya kazandırdı. Sinema Yazarları Derneği’nin (SİYAD) ödülü de Francesca’ya gitti. Francesca’nın birçok eksik ve gediğine karşın üç ödül alması, İpek Yolu Film Festivali yöneticilerinin, gelecek yıl daha nitelikli filmler getirmesi için bence yerinde bir ikazdır.

 

 

Yine bu kategoride jüri özel ödülünü, festivale tekerlekli sandalyesiyle katılan yönetmen Mirko Locatelli’nin ‘Kışın İlk Günü’ filmine verildi. Kotarılamamış bir film bu, ayrıntılarına girmeye dahi lüzum yok. “Orada ve Burada” (Tamo i ovde) filminin Sırp asıllı kadın oyuncusu Mirjana Karanovic de ‘Jüri Özel Mansiyon Ödülü’nü kazandı.

 

 

Gelelim, ulusal uzun metraj kategorisine... “En İyi Film” ödülünü, sekiz yıldır Türkiye’de yaşayan ABD’li yönetmen Therone Patterson’un, adı “Bahtı Kara” ama şansı açık filmi kucakladı. İlginçtir, hâlihazırda inşaata benzeyen yani bitmemiş gibi duran bu film, Türk Sineması adına daha çok çalışmamız gerektiğini bizlere fısıldıyor. Doğaçlama çekilen Bahtı Kara’nın senaryo ödülünü kazanması ise biraz komik kaçtı, ister istemez... İyi haberlerimiz de var. “Mommo-Kızkardeşim”, mevcut 10 film arasında en iyilerden biriydi. Atalay Taşdiken’e en iyi yönetmen ödülünün verilmesi, yerinde bir karar oldu. “En iyi Kadın Oyuncu” ödülünü, “Başka Dilde Aşk” filmiyle Saadet Işıl Aksoy aldı. Aksoy’un performansı orta karar idi ancak rakibi de yoktu ki... Erkek oyuncuların en iyisi ise Bahtı Kara’da harika bir iş çıkartan Reha Özcan oldu. Mommo-Kızkardeşim’in mükemmel oynayan çocuk oyuncusu Elif Bülbül de ‘Jüri Özel Ödülü’ kazandı. SİYAD ödülü ise İlksen Başarır’ın, popüler sinemaya göz kırpan Başka Dilde Aşk adlı filmine verildi. Kısa metraj kategorisinde ise hak edenlerin kazanması sevindirici idi.

 

Bu yıl festivalinin teması, “mimarlık ve sinema”ydı. Hemen herkesin festival arası soluklanma durağı olan tarihi Koza Han’da, akademisyen Işıl Baysan Serim öncülüğünde, gençlerin özveriyle sırtladığı etkinlik, görülmeye değerdi.

 

CUMHURİYET GAZETESİ / 22 KASIM 2009


 

Google