alper turgut ALPER TURGUT'UN SİNEMA YAZILARI... - Blogcu



« Önceki |

28/12/2009

2009’un en iyi filmleri


 

Yerli filmler;

Pandora’nın Kutusu

Hayat Var

Vavien

İki Dil Bir Bavul

Kız Kardeşim Mommo

 

Yabancı filmler;

Milk

Avatar

Yasak Bölge 9 (District 9)

Ay (Moon)

Açlık (Hunger)

 

Animasyonlar;

Yukarı Bak (Up)

Fantastic Mr. Fox

Karolin ve Gizli Dünya (Caroline)

Prenses ve Kurbağa (The Princess and the Frog)

Buz Devri 3: Dinozorların Şafağı (Ice Age 3: Dawn of the Dinosaurs)

 

ALPER TURGUT

28/12/2009

Cinedergi 21. sayısıyla yayında!

 

Sanal dünyanın en kapsamlı sinema dergisi Cinedergi 21. sayısıyla yayında! Cinedergi bu sayısında yine önemli ve keyifli konulara el atıyor, dosya konuları ve röportajlarıyla öne çıkıyor!

 

Kenan İmirzalıoğlu, İlksen Başarır, Saadet Işıl Aksoy, Engin Günaydın bu ayın röportajları... Bülent Doruker ve Abdullah Ercan ise bize sinemanın görsel efekt serüvenini Dabbe2'den yola çıkarak anlattılar...

 

Ejder Kapanı'yla sinemalarda farklı bir polis imajı yaratacak olan Kenan İmirzalıoğlu filmle ilgili sıcak sıcak fikirlerini Cinedergi için anlattı. 'Polisiye film skalasında farklı bir film. Uğur Yücel yönetmenliğinde iyi bir kastı var. Çok emek harcanarak, kaliteli bir film yapmak adına, hiç bir fedakârlıktan kaçınılmamış bir proje. Bence Ejder Kapanına gelen seyirci filmden çıktıktan sonra pişman olmayacaktır,' diyor İmirzalıoğlu Ejder Kapanı için...

 

Başka Dilde Aşk'ın yönetmeni İlksen Başarır ve kadın oyuncusu Saadet Işıl Aksoy iletişimin sadece 'konuşarak kurulmayacağı' görüşündeler ve Aksoy Issız Adam'dan sonra 'en etkili aşk filmi' olarak nitelendiriyor Başka Dilde Aşk'ı...

 

Vavien'i yazan ve başrolünde oynayan Engin Günay'dın da 'kötü rüyalarının sonucunda Vavien'i yazmaya başladığını söylüyor... Anadolu insanının saflığını bir kara komedi tarzında aktardığını da ekliyor...

Bu sayının önemli dosyaları... Kapağımıza taşıdığımız Soul Kitchen filminden yola çıkarak yemekli fimler, dedektif filmleri, Woody Allen dosyası ...

 

Oyuncu Moritz Bleibtreu ve Vera Farmiga portre bölümünde... Yazarımız Ali Ulvi Uyanık'ın görsele dayanan yeni köşesi 'İşte o an', Belgesel sinemanın farklı bakışı Zamanın Ruhu, Türk sinemasının nabzını tutan Sindrella ve sinema kahramanlarını farklı bir şekilde buluşturan Mesela Dedik...

 

Eleştiri, vizyon, pek yakında, DVD'ler, albümler, kitaplar… Hepsi ücretsiz sinema dergisi Cinedergi'nin yeni sayısında. www.cinedergi.com, her ayın 25'inde bir sonraki ayın içeriğiyle bir tık ötenizde!


27/12/2009

Film sayısı arttı, kalite azaldı

 

 

ALPER TURGUT

 

Türk Sineması’nın, çoğu Hollywood orijinli yabancı filmler karşısındaki atağı 2009’da da sürdü. Vizyona giren yerli filmlerin sayısı geçtiğimiz sene 50 iken bu yıl rekor bir artışla 70’e çıktı. Yabancı filmlerin adedi de 214’ten 185’e düştü. (2008’de vizyona giren toplam film sayısı 264, 2009’da ise bu rakam 255’e indi.) Evet, sinemamız adına nicelik konusunda emin adımlar atılıyor, peki ya nitelik? Ne yazık ki; sayısal artış, kaliteye pek yansıtılamadı. Üstelik geçen yılı baz aldığımızda yerli filmler, yaklaşık 4,5 milyon seyirci kaybetti. Ama bakın Fransa’ya, Avrupa sinemasının en önemli merkezlerinden olan bu ülkede, son 30 yılın gişe rekoru kırılmış ve 200 milyon insan, sinema salonlarına koşmuş.

 

 

 

Recep İvedik serisi, tek meselesi para kazanmak olan ve sinema-sanat ve hayat adına herhangi bir derdi bulunmayan filmlerin ortaya çıkmasına yol açtı. Gişeye oynamaya çabalayan ancak büyük bir hüsrana uğrayan taze soluklu bu yapımlar, umarız eskiye dönüşün sinyalleri değildir. Deneysel filmlere çok ama çok uzağız, belgesellere de gereken önemi vermiyoruz. Anlaşıldığı üzere, bize dair bir sinemadan hala bahsedemiyoruz. Ancak yine de haksızlık etmeyelim, bu yıl gösterim şansı yakalayan iyi “kotarılmış” filmler de vardı. Misal, “Pandora’nın Kutusu”, “Hayat Var”, “Pazar: Bir Ticaret Masalı”, “Vavien”, “Kız Kardeşim Mommo”, “İki Dil Bir Bavul”, “Bornova Bornova”, “Neşeli Hayat”, “Karanlıktakiler”, “Gölgesizler”, “Uzak İhtimal”, “Süt”, “Dilber’in Sekiz Günü”... Sinemaseverler, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde seyrettiğimiz ve bence yılın en iyi yerli filmi olan Reha Erdem’in “Kosmos”u için ise 8 Ocak 2010’u bekleyecek. 2009’da en ses getiren Türk filmleri ise hiç kuşkusuz “Güneşi Gördüm” ve “Nefes: Vatan Sağolsun” idi. Hayal kırıklığı yaşatanların en başında ise usta ve kabiliyetli yönetmen Zeki Demirkubuz’un dönem filmi “Kıskanmak” vardı.

 

 

 

“11’e 10 Kala”, “Başka Dilde Aşk”, “Acı Aşk”, “Deli Deli Olma”, “Usta”, yılın orta karar yapımlarıydı. “Sarı Saten”, “Kanımdaki Barut”, “Konak”, “Ayakta Kal”, “Abimm”, “Süpürr” ve diğerlerinin konumlandığı alana ise hiç bulaşmayalım.

 

Festivallerden birçok ödülle dönen “Köprüdekiler”, vasatı aşamayan “Kara Köpekler Havlarken”, Adana Altın Koza’da görücüye çıkan “Pus”, Bursa İpek Yolu’nda yarışan “7 Avlu” ve “Bahtı Kara”,  Antalya’da boy gösteren “Beş Şehir”, “40”, “İlkbahar, Sonbahar”, “Aya Seyahat”, “Babam Büfe” ve “Min Dit” (Ben Gördüm) ise henüz gösterime giremediler.

 

Türk Sineması, 2009’da Halit Refiğ, Zeki Ökten, Yücel Çakmaklı, Ahmet Uluçay, Ersin Pertan gibi yerleri kolay kolay doldurulamayacak yönetmenlerini yitirdi. Aktör Aykut Oray’ın zamansız kaybı da yıla damgasını vurdu. 

 

İLK FİLMLER FURYASI

 

Dijitale geçiş, film çekmeyi daha da kolaylaştırdı. Bu bilenen bir gerçek... Ve 2009’un belki de en büyük kazancı, ilk filmlerin, genel toplamdaki bariz üstünlüğü olsa gerek. Birçok yeni yönetmen, hemen kollarını sıvadı ve ilk heyecanla kotarılmaya çabalanan filmler, beyazperdeyle buluştu. Özcan Alper’in “Sonbahar”ı gibi henüz ilk filmde, mutlak bir başarıyı sağlamak kolay değil. Yönetmenlerimiz en az ikinci ve üçüncü de çekecekler ki, tarz ve üslup üzerine konuşabilelim. Ustalaşmaya meyilli ve gerçekten yetenekli genç görüntü yönetmenlerinin varlığından ise rahatlıkla söz edebiliriz. Eyüp Boz, Gökhan Tiryaki gibi... Sinemamızın ses sorunu, yeni atılımlarla birlikte çözüme kavuşmak üzere... Senaryo ve kurgu konusunda ise hala acemiyiz. Bu bir handikap... Benzeşen metinler, meselesizlik, kadınlara yönelik yazılan rollerin belirgin basiretsizliği, karakter analizinde derinleşememek, oturmayan karakterler, estetik yoksunluğu, oyuncu yönetimindeki zaaflar, gündelik hayatta karşılığı bulunmayan karikatürize tipler, merak uyandırmayan gidişat, temposuzluk, inandırıcılıktan uzak öykü, kötü finaller. Tek başına bir filmin her şeyi olmaya soyunmaktansa, ekip ruhuyla yukarda sözünü ettiğimiz olumsuzlukların aşılmasına gayret edilmeli... Her şeyi bir filme tıkıştırmaktan uzak durup, yalın ve yapmacıklıktan ziyadesiyle muaf bir senaryo geliştirecekler ki; sinema yapmaya mecalleri kalsın.

 

FESTİVALLERE DAİR

 

 

 

İstisnasız tüm sinefiller, büyük bir sabırla festival zamanını bekler. Ancak 7. sanat, sinema tutkunlarının haricindeki kitleyi de kucaklayabilmeli. Örneğin Altın Koza, bunu başardı. Adana’da “Okullar Sinemada-Sinema Okullarda” projesi kapsamında ortalama 100 bin öğrenciye ulaşıldı. Ülkemizin tam manasıyla kurumsallaşmış yegâne festivali olan İstanbul Film Festivali, yüzde 5’lik seyirci kaybına rağmen 162 bin kişiyi sinema salonlarında toplayabildi. Yabancı film ağırlıklı İstanbul Film Festivali, elbette farklı bir mecra, bu yüzden yerli sinemaya maddi ve manevi destek sunan Antalya, Adana ve Bursa’yı aynı kategoride değerlendirmeliyiz. İpek Yolu hızla büyüyor, Altın Koza emin adımlarla ilerliyor, yönetimi değişen Altın Portakal ise tez zamanda silkelenip organizasyonu rayına oturtacaktır. Ankara Film Festivali, başkente yakışacak biçimde vitesi büyütmelidir, Ege’nin incisi İzmir’in ulusal bir uzun metraj sinema festivali kurmak için daha ne kadar bekleyeceği ise ayrı bir merak konusudur.

 

ÜÇ BOYUTLU SİNEMAYA DOĞRU

 

Dünya, ilerleyen teknolojinin de desteğiyle üç boyutlu sinemaya yöneliyor. Yılın en büyük bombası ise hiç şüphesiz yeni nesil sinemanın destansı bir örneği olan “Avatar” idi. Görselliği hoş, gerisi boş bir yapım hüviyetindeki “2012”, animasyon devi Pixar’ın 10. mucizesi “Yukarı Bak” (Up), bir tür bilimkurgu fenomeni “Yasak Bölge 9” (District 9), yılın en iddialı seyirlikleriydi. Quentin Tarantino’nun “Soysuzlar Çetesi” (Inglourious Basterds) ve Star Trek’i de es geçmeyelim. Bulgar usulü kara komedi “Zift”, 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde izlediğim uzak ara en güzel filmdi. İpek Yolu’nda seyrettiğim Latin Amerika soslu “Ressam” ve Filmekimi’nde gördüğüm “Ay” (Moon) ise kişisel en iyi listeme eklendiler bile...

 

 

Cumhuriyet Gazetesi / 27 Aralık 2009


26/12/2009

Yaşayan ölülerin bitmeyen senfonisi

 

ALPER TURGUT

 

“Zombieland”, artık baygınlık veren yaşayan ölüler içerikli bir uydurmacadan yola çıksa dahi keyifle izlenebilen bir film. Müstehzi, zeki ve hayli geyikçi... Gülmek ve eğlenebilmek adına kaçırılmamalı... “Orada” ise tüm iyi niyetine karşın yer yer tekliyor ve finali kâfi ölçüde bağlayamıyor. Çekilmese de olurmuş gibi bir izlenim bırakması da, filmin öyküsünün, inandırıcılık ve etkileyicilik ekseninden hayli uzakta duruşundan kaynaklanıyor. 

 

 

 

Zombieland, korku unsurlarını, bilerek ve isteyerek hasıraltı eden, aksiyonu ve abartısı bol bir komedi. Üstelik bu bir yol filmi... Tuhaf, kanlı ve alışılmadık... Kuşkusuz romantizm de stepnesinde... Filmin yönetmeni Ruben Fleischer, henüz ilk uzun metrajlısıyla turnayı gözünden vurabilmiş. Mizahi bir dil takınarak makul ölçüde bir işlerlik ve sadelikle beslenerek de akıcılık kazanan senaryoyu, Rhett Reese ve Paul Wernick kaleme aldı. Zombieland’ın başrollerinde ise yetenekli ve kurt aktörler Woody Harrelson ve Bill Murray ile Hollywood’un yıldız adayı oyuncularından Jesse Eisenberg, Emma Stone ve Abigail Breslin var.

 

 

Zombilerin egemenliğindeki bir dünyada, sürüye katılmamak için haliyle uymak zorunda kalacağınız katı kurallarınız olmalı... Ve kaçış ve saldırı planlarınız. Çünkü çirkin ve iğrenç gibi sıfatları esirgeyemeyeceğiniz yaşayan ölüler tayfası, tam tekmil kana susamışlar. Ve haklarından gelebilmek, öyle sanıldığı kadar kolay değil. Kahramanlarımız tam da bu yüzden zombi yerine Rambo’ya dönüşmek mecburiyetindedirler. Ananız, babanız, eşiniz, dostunuz bile olsa, zombilere asla acımayacaksınız. Diri kalabilmek uğruna vicdanınızı terk edip, kelle avcılığına geçiş yapacaksınız. Böylelikle tüm insanlık yok olurken sizler hayatta kalabileceksiniz. Anlaşılacağı üzere yaşayan ölüleri defetmenin biricik formülü budur. Vampirler, kurt adamlar, acımasız uzaylılar, çeşit çeşit vahşi yaratık ve cehennem kaçkınları... Sevenleri için hepsinin yeri elbette ayrıdır ancak şu ucube zombiler, doğruyu söylemek gerekirse pek zavallı duruyorlar. Artık inin şu gariplerin sırtından, bırakın yalpalaya yalpalaya yürüsünler ve istedikleri şeyi yiyebilsinler. Biliniz ki; modern dünya ve kapitalizm, onlardan kat be kat vahşi, sevimsiz ve saldırgan. 

 

ZOMBİLER, AŞK VE YENİ BİR HAYAT

 

 

 

Columbus, oldukça ürkek bir tiptir, hayatı boyunca her şeyden çekinen bu arkadaş, zombi istilasının ardından korkudan tir tir titremeye başlamıştır. Tallahassee ise bir nevi cesaret timsalidir. Bana mısın demez, panik nedir bilmez. İçi yumuşacık, dışı kaya gibi serttir. O, unutamadığı bir kaybın acısıyla tüm zombileri avlamak için harekete geçmiş ve resmen savaş makinesine dönüşmüştür. Columbus ve Tallahassee’nin kaderleri nihayet kesişir. İki zıt karakterin kıyasıya çekişmesidir bu ve bir süre sonra beraberinde dostluğu getirir. Kaotik bir atmosferde yapılan tekinsiz yolculuk, bizim kafadarlarının karşısına güzeller güzeli Wichita ve çocuk yaştaki Little Rock’ı çıkartır. Kız kardeşlerin zararsız olduğuna inanan Columbus ve Tallahassee, çok geçmeden aldatıldıklarını anlarlar. Karşılıklı ayak oyunları, çözüm getirmez ve dörtlü güçlerini birleştirme kararı alırlar. Eski halinden sıyrılmasına ramak kalan bizim Columbus ve tutuğunu kopartan dişi savaşçı Wichita, dalgacı bir curcunanın tam ortasında, aşka yelken açarlar. Ancak güven problemini de aşmak zorundadırlar. Ve onlar, zombilerin dünyasında yeni bir hayat düşü kurmadan önce delidolu bir serüvene atılmalıdırlar. Hedef, okyanus kıyısındaki eğlence parkıdır.

 

PARÇALANMIŞ AİLELERE DAİR

 

 

 

Orada’yı, genç yönetmenler Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu, birlikte yazıp çektiler. Filmin görüntü yönetmeni Eyüp Boz... Kurgu, Çiçek Kahraman’a, müzikler ise Alper Maral’a ait. Orada’nın başrollerini Dolunay Soysert, Sinan Tuzcu (karıkoca olan Soysert ve Tuzcu, filmde abla kardeşi canlandırıyorlar) Erol Günaydın, Füsun Erbulak ve Bahtiyar Engin sırtlıyorlar. Filmin geneline sirayet eden ağır havayı, en çok uzun uzadıya çekilen gasilhane, cami ve mezarlık sahneleri besliyor. Orada’nın imamı dururken, yaklaşık 10 dakikalık papaz sahnesi, gösterim öncesinde filmden çıkartılmış. Dili daha da ağdalı bir hale getirmemek için yerinde bir karar... Festival festival dünyayı gezen Orada, 2001 ekonomik krizi ve17 Ağustos Büyük Marmara Depremi gibi hepimizi yakından etkileyen olaylara da değiniyor. Ama asıl anlatılmak istenen, parçalanmış bir ailenin hesaplaşması özelinde, yabancılaşma, sevgisizlik ve iletişimsizlik olsa gerek. Peki, başardığı söylenebilir mi? Yanıtım; denemiş ancak, bizleri filmin içine katamamış olacaktır.

 

 

Her şey, psikolojik sorunları olan bir annenin, huzurevinden kaçıp intihar etmesiyle başlar. Anne Hümeyra Gümüş’ün beklenmedik ölümü, herkesin eteklerindeki taşları dökeceği 24 saatlik bir zaman dilimine sürükler. Bir sigorta şirketinin insan kaynakları bölümünde çalışan Neslihan, 10 yıl önce okumak için gittiği Fransa’da tutunmaya çabalayan erkek kardeşi Mazhar’ı, annelerinin ölümü üzerine İstanbul’a çağırır. İki kardeş, annelerini sadece huzurevindeki arkadaşlarının katıldığı sade bir uğurlamayla toprağa verirler. Ancak tüm gözler, baba Erol Gümüş’ü arar. Yıllardır annesinin yükünü çeken ve üzüm üzüme baka baka kararır misali kendisi de deliliğe meyleden Neslihan ile şımarık ve egoist Mazhar, uzun bir süredir içedönük yaşayan babalarına, annelerinin ölüm haberini vermek için Büyükada’ya giderler. Aman aman diyemeyeceğimiz öykünün kilidi ise Hümeyra’nın veda mektubunun içerisinde saklıdır.

 

Cumhuriyet Hafta Sonu / 26 Aralık 2009


20/12/2009

'Güle Güle' Zeki Ökten

 

YILDIZ KENTER: Sinemaya büyük sevgisi ve saygısı olan bir insandı. Kendini çok iyi yetiştirdi. Ustalarından hep en iyiyi, en doğruyu öğrenmeye çalıştı. Öncelikle dürüst bir yönetmendi. Çok üzgünüm onu kaybettiğimiz için çünkü çok erken bir ölüm oldu onunkisi. Ben ölümü çok yaşamış birisiyim ama ne diyeceğimi bilemiyorum. Ona, filmleri için teşekkür ediyorum, yaptıklarından dolayı kutluyorum ve ‘güle güle’ diyorum tıpkı birlikte çalıştığımız filmdeki gibi.

 

CÜNEYT TÜREL: Son filmi “Çinliler Geliyor”da beraber çalışmıştık; yakın dostumdu. En son dört gün önce görmüştüm. Son dönemde az çalışıyordu ama sinema üzerine çok düşünüyordu. Biraz da sinema dünyasına küskün ve uzak duruyordu. Çünkü onun artık kenara çekilmesi gerektiğini düşünenler vardı ama bence hâlâ çok gençti ve genç öldü. Şiirsel gerçekçilik adına Türk sinemasında yapılabilecek en iyi şeyleri yaptı.

 

MELİKE DEMİRAĞ: Zeki Ökten benim için çok önemli bir insandı. Çok iyi, çok saf biriydi. “Sürü” filminde oynadığımda bana inanılmaz destek verdi. “Sürü” filmini Siirt’in 1800 metrelik bir dağında çekmiştik. Orada göçebe bir kızı canlandırmak benim için çok zordu. Ayrıca İstanbul’da büyüyen, Anadolu’yu bilmeyen biri olarak göçebe bir kızı canlandırmak ve o koşullarda çalışmak benim için çok zordu. Ancak o bana her anlamda destek verdi. Filmde Yılmaz Güney’in senaryosunu da olağanüstü bir şekilde perdeye yansıttı. Diğer filmlerine de kendi sıcaklığını, samimiyetini yansıtmıştı. Yeri doldurulamayacak bir yönetmen.

 

RUTKAY AZİZ: Yaşamımı derinden etkileyen bir yol arkadaşımı kaybettim. Zeki Ökten hem insan olarak hem de Türk sineması açısından dibi olmayan, derinlemesine bir kuyu idi.

 

ARİF KESKİNER: Ülkemiz en iyi yönetmenlerinden birini, güzel bir insanı kaybetti. Dost, arkadaş, kendini sinemaya adamış, aşkla çalışan bir arkadaşımızı yitirdik.

 

SUNGU ÇAPAN: Alçakgönüllü, suskun yönetmen tavrıyla gerçekleştirdiği, sinemamızın gelişmesine damgasını vurmuş filmleri ve özellikle senaryolarını Yılmaz Güney’in yazdığı “Sürü” ve “Düşman” gibi iki başyapıtıyla Türk sinemasının son 40 yıllık gelişim sürecinde önemli bir yere sahip olan Zeki Ökten’in ölümü kuşkusuz sinemamızın beklenmedik bir kaybı oldu.

 

ALPER TURGUT: Günümüz yönetmenlerinden Zeki Demirkubuz’un ‘Ustam’ dediği, Ömer Lütfi Akad, Yılmaz Güney, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz ve Memduh Ün’ün yanında sinemayı öğrenen, Kemal Sunal’lı filmlerin büyük yönetmeni Zeki Ökten’in ölümü, Türk sineması için büyük bir kayıptır. Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı ‘Düşman’ ve “Sürü” filmi; Genco Erkal’ın harikalar yarattığı “Faize Hücum”; “Düttürü Dünya”, “Çöpçüler Kralı” ve “Kapıcılar Kralı” gibi sosyal mesajları olan filmler yaratan yönetmen Ökten’in eksikliğini sinemamız hissedecektir.

 

CUMHURİYET GAZETESİ / 20 ARALIK 2009


Google