alper turgut ALPER TURGUT'UN SİNEMA YAZILARI... - Blogcu




« Önceki | Sonraki »

8/11/2009

“Son yıllarda gaddarlaştı hayat”

Uguryucel (20)


30 yıllık meyhanesinin kapısında bekleşen kameralardan sıkılan, üstüne üstlük yalan haberlerle de boğuşmak zorunda kalan
Uğur Yücel, hayatın son yıllarda giderek gaddarlaştığını söylüyor. Ancak Yücel, hiçbir şekilde umutsuz değil. O, ülkenin aydınlama sürecinden geçtiğine inanıyor ve ekliyor; “Yakın bir gelecekte, dünyayla ve kendi yurttaşıyla hırlaşmayan bir Türkiye’yi göreceğiz.”

 

ALPER TURGUT

 

Uğur Yücel, adeta bir fenomen... Zirve, hep onundu. Hangi filme ve TV dizisine el attıysa alıp götürdü. Hatta oyunculuk ve yönetmenlik de onu kesmedi. Yeri geldi senaryo yazdı, müzikle de haşır neşir oldu. Magazin basınının hedef tahtası olacak hiçbir icraatta bulunmasa da yine de kurban edilmek istendi. Hem oynayıp hem de yönettiği yeni filmi Ejder Kapanı, ocak ayında vizyona girecek. Şimdilerde Canım Ailem dizisini yeniden rayına oturtmakla meşgul... Sinemadan dizilere, özel hayatın işgalinden ülkenin geleceğine dek, biz sorduk, Uğur Yücel yanıtladı.

 

— “Ejder Kapanı"nın çekim sürecini kısaca anlatır mısınız? Ocak ayında biz sinemaseverleri neler bekliyor?

 

Çok yoğun ve yorucu bir çekimdi. İyi sonuç almışız. Bu film iş yapsın istiyorum. Öyle de gözüküyor. Diziden çıkıp filme girdim. Kilo aldım. Çok koştum, atlayıp zıpladım. Ama film dediğiniz çekimden sonra da masa başında devam ediyor. Montajdayız ve Ocak başına kadar post prodüksiyonu sürecek. Sinemaseverlerin filmden tatmin olarak çıkması için çabalıyoruz.

 

— Ejder Kapanı, bir polisiye... Ve beyazperdeye dair belki de kotarılması en zor tür... Sonraki filmlerinizde yine polisiyeye mi devam edeceksiniz?

 

Polisiye yapmayı seviyorum. Bu film iyi bir sonuç verirse devam ederiz. Ama önümüzdeki yıl sırada bir komedi ve bir trajedi var.

 

— "Canım Ailem" dizisi yavaş yavaş tıkanıyor gibi, yeni bir soluk ve atılım düşünülüyor mu?

 

Aslında senaryo grubu, konu ve çeşit bolluğu içinde... Ve tabi ki önemli olan hikâyelerin doğru bir yönde gitmesi... Gerçeği söylemek gerekirse, bu yılın başlangıcında ekip olarak eski formumuzdan uzaktık. Ama yeni bölümler yine eski iştahında geliyor. Havamızı tekrar buluyoruz.

 

— Siz senaryo da yazıyorsunuz ve bu denli gerçekçi karakterleri nasıl yaratıyorsunuz?

 

Oyunculukla değil hayatla daha ilgiliyim. Nasıl oynadığımı asla düşünmem. Karakterin o anda nasıl davranması gerektiğini düşünürüm. Oynadığınız karakter hakkında çok donanımlı ve hemen derisine girecek bir ilişki kurmak lazım. Karakteriniz hayata karışacak denli sahici olmalı.

 

— Oynamak, senaryo yazmak ve yönetmek... Uğur Yücel açısından hangisi daha zorlu ya da hangisi daha keyifli?

 

Yazmak ve yönetmek amansız bir yol. Ama çok zevkli... Oralarda daha iyi hissediyorum kendimi. Oynamak da eğlenceli... Hele lokum gibi bir ekiple çalışıyorsanız…

 

— Hem yönetmen hem de oyuncu olarak çalışmaktan keyif aldığınız meslektaşlarınız kimler?

 

Hem oynadığım hem de yönettiğim işlerde sevdiğim insanlarla çalışıyorum. Kişilik benim için yetenekten daha önemli.

 

— Özel hayatların işgali, sırf pervasızlığı uç noktaya taşıyan magazinciler üzerinden yorumlanabilir mi? 

 

Ben ortalarda olmayı sevmeyen biriyim. Sadece yılda iki üç akşam onlara yakın yerlere çıkıyorum. Ama 30 yıllık meyhanemin kapısında da kameralar oluyor artık. İstanbul’da kaybolabileceğimiz bir kaç yer vardı. Oraları da bitirdiler.  

 

— Gazeteyi açtınız ve kendinizle ilgili asılsız ve yalan bir haber ile karşılaştınız. “La havle” çekip tepkisiz mi kalırsınız, üzülür müsünüz veya kızar mısınız?

 

Benim için üzülenleri düşünüyorum hemen. Annem babam sağken benden hep iyi haberler beklediler. Öyle de oldu. Ama son yıllarda çok gaddarlaştı hayat.

 

— Ekran karşısında görmediğimiz Uğur Yücel, kendisini nasıl tarif eder?

 

Aşağı yukarı artık beni herkes tanıyor. Kendimi tarifleyecek yaşı da geçtim. Göründüğümden başka biri değilim. Kendisiyle ruhsal dertleri olan biri değilim. Yaptığım işle ilgili dertlerim var.

 

— Çok "kapalı" ve özenli bir hayatınız olduğunu biliyoruz, bu Uğur Yücel'in kendisine ait bir dünya yaratma isteği mi yoksa özel hayatının yıpratılacağı endişesi mi?

 

Özel hayatım, kimseyi ilgilendirmeyecek kadar başka. Aslında bir yazar gibi yaşıyorum. Sanatçı dostlarım pek yok. Arkadaşlarım, meslektaşlarım var. Çok yakın olduklarım ise çoğunlukla başka insanlar. Mühendis. Müzisyen. Denizci.

 

— Müzik ile ilişkiniz son zamanlarda ne boyutta? Müziğe dair projeleriniz var mı?

 

Dinlemeye devam. Ama burnumu Ejder Kapanı’ nın müzik işlerine de soktum. İlginç bir sürece giriyor. Biraz daha netleşsin görüntü, sonucunda üzerinde konuşulacak bir yenilik olabilir. Ejder Kapanı çok konuşulacak galiba.

 

— Sizin gibi aydın bir sinemacı, yobazların arttığı ve yozluğun çoğaldığı günümüz Türkiye’si hakkında ne düşünüyor?

 

Türkiye aydınlanma sürecinde. Bu süreçler yer altını temizler. Bütün illegal olanlar su yüzüne çıkar. Herkes çıksın, giydiğini, düşündüğünü, inancını ortaya koysun. Türkiye bir dünya devleti... Hem de uzun zamandır. İstenildiği kadar karşı durulsun, demokrasi isteyenlerin önüne geçilemez. Şimdi barış ve demokrasi zamanı... Hem iç barış, hem dış barış halledilsin. Toplum başkalarına saygılı ve iç huzurlu olsun. Ülke ekonomisi nerelere gelecek bakın. Dünyayla ve kendi yurttaşıyla hırlaşmayan bir Türkiye’yi hem de yakın bir gelecekte göreceğimize inanıyorum.

 

— Dönem dönem üzerinize çok gelindiğinde Türkiye'den gitme isteği duyuyor musunuz?

 

Hayır. Arada şaka yapıyorum ama burada benim gönlüm, müziğim, ruhum yatıyor. Memleketime bağlıyım. Başka bir yerde de iki kulübem olursa hiç fena olmaz. İstanbul’dan, Antakya’ya dünyanın en güzel limanları, rüzgârları var burada. Bir yelken sevdalısı için ayrı bir cennet. Hele Kuzey Ege rüzgârlarına verdiniz mi başınızı, bütün dertleri zevk edinirsiniz…

 

Cumhuriyet Pazar Dergi / 08 Kasım 2009

8/11/2009

Hey uzaylı burası “Getto”




ALPER TURGUT

 

 “Yasak Bölge 9” (District 9), garibim uzaylıları dünyaya geldiklerine bin pişman eden vahşi insanoğluna dair, zeki, etkileyici ve kafa karıştırıcı bir bilimkurgu filmi. Hayli matrak, tek kelimeyle tuhaf ve inadına güzel bir film bu... Üstelik tümden sosyal içerikli ve kara kara düşündürtmeye meyilli de... Ucundan kıyısından ırkçılığa eğilimli olması ise tehlikeli (alt metinden yedirseler de biz uyandık ve bu durum canımızı sıkmadı değil)... Filmi sırtlayanlar mı? Ziyadesiyle yetenekli ve şeytani...

 

Filmi, 30 yaşındaki Güney Afrikalı sinemacı Neill Blomkamp yazdı ve yönetti. 30 milyon dolara mal olan Yasak Bölge 9’un yapımcılığını ise Yüzüklerin Efendisi’nin Yeni Zelandalı rejisörü Peter Jackson üstlendi. Türler arası fuhuş, “uzaylılar giremez” yazılı dükkânlar, yaratık eti yiyen çete reisi, sadece uzaylıların kullanabildiği eksantrik silahlar ve çok amaçlı robotlar, kara büyü, Güney Afrika’da ne aradıkları anlaşılmayan ve film boyunca aşağılanan Nijeryalılar... İşte aksiyon, atraksiyon, atmasyon... Kâfi ölçüde mizah ve bilcümle heyecan bu filmde... Sakın kaçırmayın. 

 

Yıl; 1982... Gaipten gelen dev ve oldukça teferruatlı uzay gemisi, yerküreyi ziyaret eder. Ve ne hikmetse üzerinde asılı duracağı kenti, bilindiği üzere hiçbir zamazingoyu kati suretle kaçırmayan ABD’den değil de, Güney Afrika Cumhuriyeti’nden seçer. Dünyamız büyük bir şaşkınlık içerisindedir, ülkenin en büyük kenti Johannesburg ise davetsiz misafirin yüzü suyu hürmetine esaslı bir ilginin odağı olmuştur. Sadede gelirsek, Johannesburg ile dünya dışı zımbırtı, uzun bir müddet karşılıklı bakışırlar.

 

İnsanoğlu, doğası gereği sabırsızdır ya; sonunda dayanamayıp harekete geçerler ve uzay gemisinin kapısını, meşakkatli bir uğraşının ardından aralarlar. Gördükleri diz boyu sefalettir. Uzaylıların tamamı açlıktan bitap düşmüştür ve acil tarifesinden bir yardıma muhtaçtırlar. İnsanlar, zor durumdaki ve sağlıksız koşullardaki bedbaht yaratıklara acır (bu acıma hissi daha sonra kin, nefret ve öfke olarak geri dönecektir) ve zilyon tane uzaylı, Johannesburg’daki “9. Bölge” kampına yerleştirilir.

 

YARATIKLAR, SÜRGÜN VE KEDİ MAMASI

 

İnsanların “karides” ve “çöp yiyenler” adlarını taktıkları bu yaratıklar, araba lastiği ve kedi maması lüpletmekten müthiş keyif alıyorlar. 9. Bölge Kampı’nı, Nijeryalı gangsterle paylaşan uzaylıların sayısı da aradan geçen 20 yılda çoğalıyor ve rakam 1,8 milyona dayanıyor. Zamanla Johannesburglular ile aralarında adı konulmamış bir savaş patlak veriyor. Ne yapsın zavallılar; araba yakmayı, trenleri raydan çıkarmayı eğlenceli buluyorlar. Taraflar zayiat vermeyi sürdürence bu kez devreye silahlı bir birimi de (kelle avcıları) bulunan Dünya Dışı Medeniyetler (MNU) adındaki şaibeli örgütlenme giriyor. MNU’ya bağlı Uzaylı İlişkileri Departmanı’nda operasyon saha şefi olarak çalışan Wikus van de Merwe (çiçeği burnunda aktör Sharlto Copley resmen döktürmüş), uzaylıları, kentten 200 kilometre ötede kurulan daha da rezil yeni kampa (10. Bölge) taşınmaya ikna etmekle yükümlüdür.

 

Aslında MNU, dünyanın en önemli silah üreticisidir ve uzaylıların lazer güdümlü oyuncaklarına göz dikmiştir. Tahliye için yapılan tehdit içerikli ikna turları sırasında beklenmedik bir kaza olur. Aslen saf, silik ve sakar bir tipe karşılık gelen Wikus, yaratıkların en zekisi Christopher Johnson’un 20 yılda oluşturabildiği –Çünkü Christopher, kumanda modülüne sahiptir ve uzay gemisini tekrar çalıştırıp oğluyla birlikte dünyayı terk etmek istemektedir- yaşamsal öneme haiz uzay sıvısını üstüne bulaştırır. Karideslerle dalga geçen Wikus’un yaratığa dönüşme süreci başlamıştır. Biricik aşkı karısından ayrı düşmenin üzüntüsüyle yıkılan Wikus, bir anda dünyanın en değerli adamı haline gelmiştir. Uzaylılardan başka kimsenin ateşleyemediği silahlar, bir insanın elinde kükremeye hazırdır. Kendini, yaratıkların kesip biçildiği laboratuarda bulan kahramanımız, can havliyle kaçıp kurtulur. Şimdi uzaylı Christopher ile işbirliği yapma ve yeniden insan olabilmek için kavga etme zamanıdır.

 

İNCİR ÇEKİRDEĞİ

 

Meslektaşım ve arkadaşım Müjgan Halis’in “Batman’da Kadınlar Ölüyor” adlı kitabından yola çıkan “İncir Çekirdeği”, birçok yapımın sanat yönetmenliğini üstlenen Selda Çiçek’in ilk filmi. Güneydoğu’daki kadın intiharlarından, berdele, mayından, kadın-erkek eşitsizliğine dek birçok sorunu anlatmayı deniyor. Özgü Namal ile Derya Durmaz’ın sırtladığı film, tüm kusurlarına karşın iyi niyetli bir denemeye karşılık geliyor. Vizyona giren tonla “uyduruk” yapımı göz önüne alırsak, fena değil, hiç fena değil. Selda Çiçek, adını not ettik, yeni filmlerini bekliyoruz. 

 

KISKANMAK

 

Zeki Demirkubuz’un son filmi “Kıskanmak”, dün gösterime girdi. İki hafta önceki Altın Portakal değerlendirmemizde, filmi beğenmediğimizi zikretmiştik. E haliyle görüşlerimizde değişen bir şey yok. Üstelik Kıskanmak’ın neresini tutsak, orası elimizde kalacak. Öncelikle bu yapım, büyük bir eksiklik hissi veriyor. Kendi adıma, Demirkubuz’un uyarlama değil kendi öykülerini çekmesini diliyorum. Filmin güzel kadını Berrak Tüzünataç, oyunculuk dersinden sınıfını geçemiyor. Çirkin kadın karakterine can veren Nergis Öztürk (Antalya’da ödülü kaptı) ise biraz makyaj yardımı, biraz da kilit rolün katkısıyla barajı kıl payı aşıyor. Serhat Tutumluer ve Hasibe Eren için görevlerini yapmışlar diyelim. Genç oyuncu Bora Cengiz ise resmen sırıtıyor. Neyse film başlıyor ve bütün kadınları baştan çıkartan yakışıklı çocuk arzı endam ediyor. Hayda... Cumhuriyetin ilk yılları ve delikanlının saçı, bildiğiniz yeniyetme “Emo”larla eşdeğer... Kahkahaya atmama ramak kala kendimi frenlemeyi başarıyorum. Şimdi diyeceksiniz ki; ne anlatıyorsun? Evet, sahi ne anlatıyorduk.

Cumhuriyet Hafta Sonu / 07 Kasım 2009

8/11/2009

Popülerliğin bedeli bu olmamalı

Korel-sayisman1


ALPER TURGUT

 

Yeşilçam esintili romantik komedi “Aşk Geliyorum Demez”, dün gösterime girdi. Yer yer komik, az biraz dram soslu, mesaj kaygılı ve Fenerbahçeli (6 Kasım YÖK dışında size ne hatırlatıyor) bir film bu... Zeki Alasya’dan Altan Erkekli’ye birçok yan karakter, filmi daha da izlenilir kılıyor. Aşk Geliyorum Demez’i basın gösteriminde izledikten sonra soluğu başrol oyuncuları Bergüzar Gökçe Korel ve Tolgahan Sayışman’ın yanında alıyorum. Sinemadan girip dizilerden çıkıyoruz. Sonra Bergüzar’a, magazin basınıyla süren gerginliği soruyorum;  “Beni üç sene boyunca küçük düşürdüler, annem fenalaşıp hastaneye kaldırıldı, ben ise üzüntüden perişan oldum. Popüler olmanın bedeli buysa ben istemiyorum” yanıtını alıyorum. Bergüzar, yedi aylık hamile ve belli ki magazinsel konular onu hayli etkilemiş, fazla da üstüne gitmemeli... Tolgahan ise sabaha dek sinemadan konuşabiliriz diyen bir adam, Çin’de dünyanın en iyi mankeni seçilmiş ama onun gönlü çocukluk düşlerini süsleyen beyazperdede...

 

—Meşhur “1001 Gece” dizisinden sonra bir sinema filminde oynamak nasıl bir duygu?

 

Bergüzar Korel;  Üç yıl süren dizinin ardından bambaşka bir rol. Beni, bu filmde oynamaya yönetmenimiz Murat Şeker ikna etti. Pozitif insanları çok severim, baktım Murat da öyle bir adam. O anlattı, ben dinledim. Baktım sıcak bir iş olacak, içinde yer almak istedim.  

 

—Siz ise Murat Şeker’in “Aşk tutulması” filminde de oynamıştınız. Yönetmenin fetiş oyuncusu oldunuz mu? (Daha sonra yönetmen Murat Şeker de bunu onayladı, ‘evet’ dedi ‘o, fetiş oyuncumdur’)

 

Tolgahan Sayışman; Sanırım (gülümsüyor). Filmler insanları mutlu etmeli. Murat da öyle filmleri seviyor, hayatı ve sineması, mizah ve eğlenceden besleniyor. Sette germiyor, gerilmiyor, birlikte keyif alıyorsunuz. Ve sizi hep olumlu bir şekilde yönlendiriyor. Aşk Tutulması’nda bir hareketi ısrarla yapmak istiyordum, Murat buna izin vermedi. Sonra onun haklı olduğunu anladım.

 

—Dizideki Şehrazat rolü bir süre sonra üzerinize yapışıp kalmadı mı?

 

B. K; Üç yılın sonunda artık zorlanmaya başladım. Her hafta saçınız, diyaloglarınız aynı oluyor. Ancak reytinglere bakınca hep üst sıralardanız. İnsanın işine saygısı olmasa, bir süre sonra ben istediğim gibi oynayayım, ne olursa olsun zaten tutuyor diyebilir. İnsanlar, bu kız Şehrazat’ı oynuyor, artık herhalde başka rolde oynamayacak diye düşünüyordu sanırım.

 

—Peki, insan üç yıl Şehrazat olunca, rol ile gerçek hayat arasında bocalamaz mı?

 

Yok, kendimi asla Şehrazat sanmadım. Ancak herkese Şehrazat olmadığımı ispat etmeye çalıştım.

 

—Filmdeki oyunculuğunuzu beğenecek misiniz? (Filmi ben basın gösteriminde izledim, onlar ertesi gün galada seyredeceklerdi)

 

B.K; Bu filmde muhteşem bir oyunculuk beklememek gerek. Ben komedi filmindeki kadınım, Tolgahan da jönümüz. Yeşilçam sineması gibi birçok yan karakterle zenginleşebilen bir film bu...

 

—Oyuncu bir anne ve babanın (Tanju Korel ve Hülya Darcan) kızısınız. Mesleğiniz daha siz çocukken kanınıza işlemiş olmalı (Bergüzar, doktora kontrolüne yetişmesi gerektiği için sorular ona gidiyor)

 

B.K; Çocukluk hayalim olmadı ancak armut dibine düşüyormuş, onu anladım. Ailemden biliyorum, oyunculuğun maddi anlamda kötü tarafları da var. Bazen iki, üç yıl iş gelmediği oluyor. Evde oturmak zorunda kalıyorsunuz. Eskiden hikâyeler yazardım. Yazmayı ve okumayı çok seviyordum. Sonra konservatuara girdim ama öncesinde oyunculuk hakkında hiçbir bilgim yoktu. Ne antik tiyatroyu ne de Shakespeare’i biliyordum. Yapı, resmen sıfırın üzerine inşa edildi. Belki de böylesi daha hayırlı oldu. Babam beni hiç yönlendirmedi, kendi ayaklarımın üzerinde durmamı istedi. Hatta onunla birlikte aynı dizide oynadık, soyadımı kullanmadım. Bergüzar Gökçe oldum.

 

—Oyunculuğun sizin için önemi nedir?

 

B.K; Babam, ‘işine kafa patlatıyorsan, en iyisini yapacaksın’ derdi. Tiyatro, dizi veya film, hiç ayırmam. Benim için hepsi aynıdır. Sanki ayrım yapınca nankörlük de yapacakmışım gibi geliyor. Örneğin klipte de oynarken aynı özveriyi gösteririm. Bunun dışında benim için iyi niyetli oyuncu çok önemlidir. Sadece kendisini düşünen rol arkadaşını zor durumda bırakan oyuncuya saygım yok. Ancak okuldan bu yana tiyatro yapmadım, sahneyi çok özledim. Seyircinin nefesini duymak, sahnenin tozunu yutmak benim en büyük hayalim. Film için ise senaryonun bir derdi olmalı. Oynayacağım kadını kafamda oturtmalıyım. Ben şu anda açım. Kendimi de yerimi de biliyorum. Ve oyunculuğa dair heyecan var içimde. Benim annem şu an hala sette, hemen her gün orada. Bu ruhu hiç kaybetmemek gerekiyor. Ama şu an yedi aylık hamileyim, setleri özlemiyorum. Biraz kendimle kalmak, ailemle bir arada olmak istiyorum.

 

—Bir kısım “magazin muhabirlerine” yönelik ilanda sizin de imzanız vardı. Bu muhabirler, neden her ünlünün değil de bazılarının peşinden hiç ayrılmıyor?

 

B.K; Şimdi bize dava açıyorlarmış. Tüm magazin muhabirleri alınmasın ancak bir kısmından gerçekten çok çektim. Babam “isyan edeceğin günler olacak” derdi. Haklıymış. Öyle günlerim çok oldu. Son yıllarda kendimi ifade edemediğim, üzüntüden perişan olduğum anlar yaşadım. Mesleğe 24 yaşında başladım, tecrübesizdim. Olumsuzluklarla mücadele edecek gücüm ve enerjim yoktu. Bir gün yaşlı başlı bir magazinci geliyor, ben babanın arkadaşıydım diyor, hal hatır sorup, sohbet ediyoruz. Sonra fotoğrafımızı çekip gidiyor, ertesi gün gazeteyi açıyorum ve “kebapçıda basıldı” başlıklı yalan bir haberle karşılaşıyorum. Eşim Halit Ergenç ile yıllardır tanışıyoruz, 60 bin dolar borç alıyorum ondan ve birkaç gün sonra gazetelerde şöyle bir başlık; “Şehrazat’ın bedeli 150 bin değil 60 bin dolar”. Magazincilerle anlaşan ve dekontu onlara veren bankacı, işten çıkartılıyor ama benim annem de fenalık geçirip hastaneye kaldırılıyor. Ben üç sene boyunca defalarca küçük düşürüldüm. Buysa popüler olmanın bedeli, ben istemiyorum. Garip bir ahlak durumu bu... Elle ve sözle taciz mi ararsınız, tinercilere para verip insanların üstüne salmak mı ararsınız her şey onlara öyle normal geliyor ki. Sürekli tahrik ediyorlar ve siz onlara sorsanız, hiç utanmadan işlerini yaptıklarını söyleyecekler.

 

—Sizin böyle sorunlarınız olmadı sanırım? 

 

T.S; Ben, 2,5 yıldır Makedonya’daydım, o yüzden her şeyden uzaktım.

 

—Elveda Rumeli’nin artık tadı tuzu kalmamıştı, bitmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

T.S; Elveda Rumeli başlangıçta çok iyi diziydi, güzel günler de geçirdik. Ama haklısınız artık bitmesi geriyordu. Bitti ve bence iyi de oldu. Orada farklı bir dünya yarattık. Türk, Makedon, Arnavut, Sırp... Bir tür balkan sineması gibiydi. Ancak her şeyden uzak olmanın zorlukları da var. Mesela çok şey planlıyorsunuz, yapamıyorsunuz. Set bitiyor, üzerinize miskinlik çöküyor. Üretmez oluyorsunuz.

 

—Bergüzar ayırım yapmıyor, peki sizin önceliğiniz nedir?

 

T.S; Ben kesinlikle sinema diyorum. Filmlerin yarattığı atmosfer, beni çok etkiliyor. Benim çocukluk hayalim sinemaydı, asla sahneyi düşlemedim. Maddi anlamda doyurabilse sadece filmlerde oynamak isterim. Ama son yıllarda hakkını vermek gerek, dizi sektörü de çok gelişti. Eskiden TV dizilerinde ünlü oyuncu göremezdiniz, şimdi meşhur oyuncuların akınına uğramış durumda... ABD’de de bu böyle...

 

—Mankenlikten oyunculuğa geçiş yaptınız, yerinde bir karar mıydı?

 

T.S; Benim için mankenlik merdivenin ilk basamağıydı. Mankenlikte başarılı olmaya çalıştım. İşimi yurtdışında yaptım. Ama oyuncu olmayı çok istiyordum, TV’ye geçince mankenliği de bıraktım.

 

—Ne tür filmlerde oynamak isterdiniz?

 

Tür saplantım, tür faşistliğim yok. Korku, komedi, dram, macera fark etmez. Benim için hikâyenin önemi büyük. Gönlümde yatan aslan ise yaşanmış hikâyelerden esinlenilmiş filmlerde, başarı öykülerinde oynamak. Tıpkı “Cinderella Man” gibi. İlerde sinemanın içinde var olmak istiyorum. Oyunculuk dışında yapım koordinatörlüğü (hikâyede söz sahibi olmak, oyuncu seçmek vs.) de olabilir.


Fotoğraf: VEDAT ARIK
 

Cumhuriyet Hafta Sonu / 07 Kasım 2009

 

31/10/2009

Tam tekmil fiyasko




ALPER TURGUT


Ne yazık ki; son model yerli işi filmleri kötülemeye kaldığımız yerden devam edeceğiz. Hayır, bundan zerre keyif almıyorum. Ama her ne kadar makul olmaya çabalasam da göz var izan var. Ve üstelik beyazperdeyi ne idüğü belirsiz denemeler çöplüğüne çevirenler, hayret edilecek denli gayretkeş, asla ama asla yılmıyorlar. Kurgu murgu hak getire, diyaloglar amansız ve anlamsız, öyküler deseniz evlere şenlik... İnanın, hiç de keyifli bir meşgale değil bu... İçim kıyıldı, sıtkım sıyrıldı, ruhum daraldı, imanım gevredi, göbeğim çatladı, vs. vs. Her film bitiminde bende oluşan ruh halini başka nasıl anlatabilirim, bilemiyorum.

 

İzninizle bu hafta gösterime giren “Konak” ile başlayalım. Acaba, ‘gençler bilmedikleri bir yere gider ve çok geçmeden bela onları bulur’, konulu daha kaç film çekilecek. ABD’liler affedersiniz bu “kıytırık” yapımların çok ekmeğini yedi, biz de yiyelim diyorsanız, zaten sözüm yok. Ancak yine de o ucube filmlerin kalibresi 7.65 ise sizin ki 6.35, yani yad ellerde çekilen filmler daha vurucu (silah benzetmesi pek yakışık almadı, mazur görün) ve hiç olmazsa kötünün iyisi... Korku ve gerilim sinemasında, layıkıyla kotarılmış film sayısı gerçekten çok azdır. Ustalık ister, yoğun emek ister, makyaj ister, ses ister, etkileyiciliği arttıracak oyunculuk ister, ister oğlu ister... Topa sağlam giremeyeceksen şayet, bu alengirli, çetrefilli ve ister istemez gizemli türe hiç bulaşmayacaksın, bir gençlik komedisi (alıcısı çok) çek gitsin.

 

Konak’ı Cem Akyoldaş yönetti, senaryo Mehmet Akif Turgut ve Funda Çetin’e ait. Başrollerde ise Almeda Abazi, Kerem Fırtına, Sevil Uyar, Paşhan Yılmazel, Damla Debre, Ogün Kaptanoğlu, Öykü Akay, Melahat Abbasova ve Gökhan Çelebi var.


“Kültür mirası projeleri” ödevi, üniversiteli altı arkadaşı, Safranbolu’ya sürükler. Onlar, geçmişe dair yakıcı ve yıkıcı bir kötülüğün ortaklarıdır, hesaplaşmak yerine susmayı ve rol yapmayı yeğlemişlerdir. Safranbolu girişinde gençlerin arabası bozulur, tuhaf bir tamirci de onlara yardımcı olur. Kalacakları oteli arayan kimliği belirsiz bir kişi, rezervasyonu iptal ettirmiştir. Gençler de ıkına sıkına bizim tamircinin önerdiği konakta kalmaya karar verir. Dilediklerini yapabilecekleri konak, ilk etapta hoşlarına gider ancak gece ilerledikçe mekân tekinsiz bir hal alır.


“Melekler ve Kumarbazlar”, geçen hafta vizyona girmişti. Ertekin Akpınar’ın yazıp yönettiği film, Büyük Marmara Depremi’nin ardından yaşanan gerçek bir öyküden esinlenilmiş. Filmin başrollerini Cem Davran, Bülent Şakrak, Kutay Köktürk, Nail Kırmızıgül, Hakan Meriçliler ve Macit Sonkan üstleniyor.


Sakaryalı üç kafadar, depreme bir bilardo salonunda yakalanır, biri yaşamını yitirir diğerleri kurtulurlar. Aradan 10 yıl geçer, dostlarının acısı yüreklerinde taşıyan iki arkadaş, hala boş vermişliğin girdabında sürüklenmektedir. Depremin korkunç etkisi, çevrelerindeki tüm insanları da mutsuz etmiştir. İşte tutunamayanlar, vefa için sevdasından vazgeçenler, psikopatlığa meyledenler ve dahası... Onlar belayı çağırır, haliyle bela da söz dinlemeyi sever. Peki, gerçekten damıtılan hikâye, layıkıyla resmedilmiş mi? Ne gezer... Ancak hakkını verelim, diğerlerine oranla Melekler ve Kumarbazlar, daha eli yüzü düzgün bir yapım. Vaktiniz çoksa ve ille de yerli sinema diyorsanız, izlenilebilir. Yönetmenin sonraki projelerini merak ediyorum, her şeyi bol kepçeden koymaması ve tuzunu tam ayarlaması şartıyla...

 

“Kanal-İ-zasyon” da geçen haftanın sınıfta kalan seyirliklerinden... Medya eleştirisi adı altında yola çıkan ve ilginçtir ki; eleştirdiği her ne varsa aynısını yapmaya çabalayan garip ve tutarsız bir film bu... Kanal-İ-zasyon’un yönetmen Alper Mestçi... Başrolleri Okan Bayülgen, Hakan Yılmaz, Erol Günaydın, Rasim Öztekin ve Serhat Özcan sırtlıyor, misafir oyuncular listesinde ise Hakkı Devrim, Ahmet Çakar, Sadettin Teksoy ve Metin Uca var.

 

Öykü, komik programların -kendi iddiasına göre- yer aldığı bir TV kanalı olan Kanal-İ'de geçiyor. Cam siliciliğinden medya patronuna dönüşen İmdat ve kanalda yaşananlar... Bizler, sıkı ve sağlam bir hiciv beklerken deyim yerindeyse sükût-u hayale uğradık. Kötü bir film olduğunu ise sanırım söylemeye gerek bile yok. Bu yapım, sadece tribüne oynuyor, beni sevsinler ve beğensinler diye adeta çıldırıyor. Lakin film güldürmekten yoksun ve ince işçilikten uzak... Tu kaka ilan etmesek de kesinlikle önermiyoruz.

 

46. Uluslararası Antalya ‘Altın Portakal’ Film Festivali’nde yarışan tüm uzun metraj adaylarını yazdığımı düşünüyordum, yanılmışım. Biri gözümden kaçmış. Usta yönetmen Yavuz Özkan’ın çektiği “İlkbahar Sonbahar"ı unutmuşum ya da unutmak istemişim. Niye mi? Belki de uzak ara en kötü film olduğu için… Yavuz Özkan da bunu fark etmiş olsa gerek ki; filmin Antalya’daki galasına dahi katılmamıştı.

 

Dünyanın gidişatına kafayı takan, eski kuşak bir yönetmen, yaşama müdahale eder ve kolektif bir deneyim için kollarını sıvar. Bu uğurda ailesinden kalan araziyi ve evini ipotek ettiren yönetmenimiz, gençler için bir manifesto yayınlar. O, yeni bir üretim ahlakıyla film çekecektir. Sürece müdahil olmak isteyen gençler arasında yapılan elemeyle yol arkadaşları belirlenir ve kırsal alanda (Armutlu) ortak yaşam deneyine başlanır. Sonra film biter ve bize “la havle” çekmek kalır.  


Cumhuriyet Hafta Sonu / 31 Ekim 2009

31/10/2009

Cinedergi 19 yayında…

" Kapak19


Sanal dünyanın en kapsamlı sinema dergisi Cinedergi on dokuzuncu sayısıyla yayında! Banu Bozdemir, Serdar Akbıyık ve Fırat Sayıcı'nın hazırladığı ücretsiz sinema dergisi Cinedergi, yine dopdolu bir içerikle ile karşınızda…

İşte bu ayın öne çıkan başlıkları… Bu ay üç röportaj; İlk filmi İncir Çekirdeği'yle sinema dünyasına merhaba diyen yönetmen Selda Çiçek, Beş Şehir filminin oyuncuları Beste Bereket ve kedi kadın Şebnem Sönmez...


Bu sayının önemli dosyaları... 'Hayatı 'film' olanlar, 2012'nin izinde Kıyamet alameti filmler ve Che'ye uzanan filmler...


Oyuncu Gary Oldman ve Audrey Tautou portre bölümünde. Antalya Altın Portakal değerlendirmesi, basın sponsoru olduğumuz 4. Bursa İpekyolu Film Festivali'nin ayrıntılı tanıtımı, belgesel sinemanın farklı bakışı Zamanın Ruhu, Türk sinemasının nabzını tutan Sindrella ve sinema kahramanlarını farklı bir şekilde buluşturan Mesela Dedik...


Eleştiri, vizyon, pek yakında, DVD'ler, albümler, kitaplar… Hepsi ücretsiz sinema dergisi Cinedergi'nin yeni sayısında. www.cinedergi.com, her ayın 25'inde bir sonraki ayın içeriğiyle bir tık ötenizde!


www.cinedergi.com

POQbum .com Graphics
POQbum .com Graphics
Google
Sinema film fragman
ve muhabbet yeri!







küresel ısınma