alper turgut ALPER TURGUT'UN SİNEMA YAZILARI... - Blogcu



« Önceki |

22/11/2009

Bir ‘Ressam” bir ‘Bahtı Kara’

 

 

 

ALPER TURGUT

 

“4. Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali” sona erdi ve “Altın Karagöz” ödülleri sahiplerini buldu. İpek Yolu, gelenekselleşme yolunda büyük sıçrama kaydeden ve geleceği parlak olan bir festival. Ancak daha yürünecek çok yol var.

 

 

Uluslararası kategoride en iyi film ödülünü kazanan, Arjantin, Uruguay ve İtalya ortak yapımı “Ressam” (The Artist) oldu. Başkanlığını, İranlı usta yönetmen Majid Majidi’nin üstlendiği jüri, şahsi kanaatimce tam isabet kaydetti. Çoğu vasatı aşamayan 12 filmi göz önüne aldığımızda, bu seyirlik, resmen parıldıyordu ve kuşkusuz benim de favorim idi. Ressam, bileğinin hakkıyla en iyi senaryo ödülünü de (Andres Duprat) kucakladı. “Uzak İhtimal” ile yılın en iyi erkek performansına imza atan Nadir Sarıbacak yine boş geçmedi, ödüllerinin arasına bir yenisini daha kattı. En iyi kadın oyuncu ödülünü ise “Francesca” filmindeki rolüyle adeta büyüleyen güzel aktris Monica Birladeanu kaptı. Ressam’ın gerisine düşen, “Bence” (Man Tanker Sitt), “Siste Bir Işık” (Cheraghi dar Meh), “Orijinal” (Original), “Juan Perez’in Kellesiyle Tanışın” (Conozca La Cabeza de Juan Perez) , “Panik” (Panic) gibi yapımların ise bir adım önüne geçen Francesca, en iyi yönetmen ödülünü Bobby Paunescu’ya kazandırdı. Sinema Yazarları Derneği’nin (SİYAD) ödülü de Francesca’ya gitti. Francesca’nın birçok eksik ve gediğine karşın üç ödül alması, İpek Yolu Film Festivali yöneticilerinin, gelecek yıl daha nitelikli filmler getirmesi için bence yerinde bir ikazdır.

 

 

Yine bu kategoride jüri özel ödülünü, festivale tekerlekli sandalyesiyle katılan yönetmen Mirko Locatelli’nin ‘Kışın İlk Günü’ filmine verildi. Kotarılamamış bir film bu, ayrıntılarına girmeye dahi lüzum yok. “Orada ve Burada” (Tamo i ovde) filminin Sırp asıllı kadın oyuncusu Mirjana Karanovic de ‘Jüri Özel Mansiyon Ödülü’nü kazandı.

 

 

Gelelim, ulusal uzun metraj kategorisine... “En İyi Film” ödülünü, sekiz yıldır Türkiye’de yaşayan ABD’li yönetmen Therone Patterson’un, adı “Bahtı Kara” ama şansı açık filmi kucakladı. İlginçtir, hâlihazırda inşaata benzeyen yani bitmemiş gibi duran bu film, Türk Sineması adına daha çok çalışmamız gerektiğini bizlere fısıldıyor. Doğaçlama çekilen Bahtı Kara’nın senaryo ödülünü kazanması ise biraz komik kaçtı, ister istemez... İyi haberlerimiz de var. “Mommo-Kızkardeşim”, mevcut 10 film arasında en iyilerden biriydi. Atalay Taşdiken’e en iyi yönetmen ödülünün verilmesi, yerinde bir karar oldu. “En iyi Kadın Oyuncu” ödülünü, “Başka Dilde Aşk” filmiyle Saadet Işıl Aksoy aldı. Aksoy’un performansı orta karar idi ancak rakibi de yoktu ki... Erkek oyuncuların en iyisi ise Bahtı Kara’da harika bir iş çıkartan Reha Özcan oldu. Mommo-Kızkardeşim’in mükemmel oynayan çocuk oyuncusu Elif Bülbül de ‘Jüri Özel Ödülü’ kazandı. SİYAD ödülü ise İlksen Başarır’ın, popüler sinemaya göz kırpan Başka Dilde Aşk adlı filmine verildi. Kısa metraj kategorisinde ise hak edenlerin kazanması sevindirici idi.

 

Bu yıl festivalinin teması, “mimarlık ve sinema”ydı. Hemen herkesin festival arası soluklanma durağı olan tarihi Koza Han’da, akademisyen Işıl Baysan Serim öncülüğünde, gençlerin özveriyle sırtladığı etkinlik, görülmeye değerdi.

 

CUMHURİYET GAZETESİ / 22 KASIM 2009


 

22/11/2009

Bir tutkunun peşi sıra...


 

 

 

ALPER TURGUT

 

Sadi Çilingir, henüz çocuk yaşlardayken beyazperdenin büyüsüne kapılan ve bu tutkuya resmen kendini adayan bir adam. “Bir film izledim, hayatım değişti” denir ya, Sadi Ağabey’in seyrettiği ilk filmin üzerinden neredeyse yarım asır geçmiş ama o asla unutmamış. Sektöre girişi ise öyle hemen gerçekleşmemiş, harita teknisyenliğinden emekli olduktan sonra sevgili sinemasına tam manasıyla kavuşabilmiş. Sinema yazarlığı, film tanıtımları, yapım şirketlerinin basın sorumluluğu, jüri üyelikleri derken Sadi Çilingir’in düşleri, nihayet ete kemiğe bürünmüş. Onun kurduğu internet sitesi sadibey.com ise, gündüz ve gece demeden biz gazetecilerin imdadına koşuyor. Sizlerde girip bir bakın, sinemaya dair ne arıyorsanız, eminim orada bulacaksınız.

 

 

 

 

—Sinema sizin için bir tutku mudur?

 

Evet, aynen öyle... Babasının memuriyeti (polis) yüzünden kent kent dolaştık. Televizyon yoktu, sinema vardı. İlk filmimi, 10 yaşında izledim (Kendi Kendine Küçülen Adam / The Incredible Shrinking Man - 1957) ve o günden beridir de beyazperdeden kopamadım. Kimi stadyuma gider kimi kahvehaneye, ben ise sinemaya aşığım. Maç seyretmekten keyif almam, sorsan Fenerbahçeliyim ama bir tek futbolcusunu sayamam. Kahvehane ortamını da zaten sevmem. Sinema bir çeşit ibadet gibi, temaşa durumu bu... Evde tek başına film izlemekle sinemada seyretmek çok farklıdır. Sinemada cemaat gibisiniz. Yanınızda ağlayan varsa siz de ağlayabilirsiniz, diğerlerinin kahkahasına katılabilirsiniz.

 

—Peki, ya beyazperdeye dair yazılar?

 

Sinematek Derneği'ne 40 yıl önce üye oldum. 1969'den 1989'a dek, bir sinema tutkunu olarak ne varsa biriktirdim. Sonra “Sinema Gazetesi” yayımlanmaya başladı ve ben de 1989 yılının Eylül ayında, ilk sinema yazımı yazdım. Aralık 1999’da ise Pinema Filmcilik tarafından çıkartılan “Cinemascope Dergisi”nin Genel Yayın Yönetmenliği'ni üstlendim. Antrakt Aylık Sinema Dergisi’nde, Şamdan Plus Dergisi’nde yazdım, “Bu Hafta”, “Ekotimes”, “Metropol”, “Cosmolife” ve “Sole” gibi dergilerde ise sinema sayfaları hazırladım. Sonsuz Kare Dergisi’nde, Antalya Festivali Kitabı’nda yazılarım yayınlandı. Sinema Gazetesi’nde yayınlanan yazılarımdan seçmeler, “Varsa Yoksa Sinemalar” (1996) adlı kitapta toplandı. Ancak söylemek isterim ki; ben bir sinema yazarıyım, film eleştirmeni değilim. Film eleştirmeni olmak, çok ama çok zordur. Donanım ister, tecrübe ister... (Sadi Ağabey, bizim derneğin -Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) – istisnasız en yardımsever üyesidir)

 

—Ancak sinema asıl işiniz değildi...

 

Tam 25 yıl boyunca Türkiye Elektrik Kurumu'nda çalıştım. Marmara Bölgesi’nde kamulaştırma teknisyenliği, harita teknisyenliği ve kamulaştırma şefliği yaptım. 1995 yılında da emekli oldum.

 

—Sinema sektörüne, emeklilik sonrasında mı girdiniz?

 

Kamulaştırma şefliği... Benim mesleğimin özel sektörde bir karşılığı yoktu ki... Ya boş boş oturacak ya da şansımı sinemada deneyecektim. Pinema Film’in sahibi Pamir Demirtaş ile 1999 yılında “Salkım Hanımın Taneleri” filminin galasında tanıştım. Yazılarımı okuyormuş, birlikte çalışalım dedi. İşte öyle başladık. 2002–2007 yılları arasında ise Avşar Film'in Basın Koordinatörlüğü’nü üstlendim. 35 Milim Filmcilik ve Cine Group’un basın tanıtımları ile ilgilendim.

 

—Sinema sektörü vefalı mıdır?

 

Vefasızdır. Tek vefalı, sinema yazarlarıdır. Kötü de olsa filmleri izler, çünkü onlar sinemaya tutkuyla bağlıdırlar ve devamlılık onlar için esastır. Ama ya diğerleri... Adam yapımcı olur, para kazanmak için iki film çeker, sonra bırakır. Oyuncu, üç filmde oynar, bakar ki dizilerde para var, hemen oraya geçer. Misal bir film şirketinde çalışan genç bir kadın, sizi arar ve bir film sorar. Siz de ona dersiniz ki; “O film, şirketinizden çıkmıştı, o film sizin filminiz”.

 

- Sadibey.com, nasıl doğdu?

 

Eskiden basın tanıtımlarında gazetelere dia yollardık, zaman değişti ve fotoğrafları CD ile dağıtmaya başladık. Sonra internet iyiden iyiye hayatımıza giriverdi. Sinema dergisi çıkartırken birlikte çalıştığımız arkadaşların hepsi benden küçüktü. Bana “Sadi Bey” diye sesleniyorlardı. Sitenin adı, böyle doğdu. Oğlum Can Burak, Bilgi Üniversitesi’nde bilgisayar dersleri veriyordu. Öneri ondan geldi. Haziran 2005’de de sitemiz http://www.sadibey.com faaliyete geçti. (Buradan Sadi Ağabey’in en az kendisi kadar sinema tutkunu olan eşi Elif Abla’ya da saygı, sevgi ve selamlarımızı iletelim).

 

—Sinemaya bunca emeğiniz geçiyor, neden anlı sanlı şirketler, size maddi destek olmuyor?

 

Bizi okuyanlar, genellikle sinemayla ilgili insanlar olduğu için, reklama da gerek yokmuş. Atıyorum gurme dergisi ya da değişik sektörlere hitap eden yayınlar ise potansiyel içeriyormuş. Neyse... Önemli değil... Bir kişi bile olsa sitemdeki yazılardan etkilenip sinemaya gitsin. Benim için asıl mutluluk budur.

 

—Eskiden daha fazla mı sinema salonu vardı?

 

Geçmişte, nüfusumuz azdı ama çok daha fazla sinema salonu vardı. Yazlık sinemaların ise çoğu kapandı. Kimi otopark oldu, kiminin üstüne apartman dikildi. Üstelik şimdilerde bir sinemanın 6, 7, 8 salonu olabiliyor, eskiden sinemalar tek salonlu idi. Edirne’nin Uzunköprü ilçesine bağlı Balaban köyündenim, bizim köyde bile sinema vardı. Yerler saman kaplıydı ve biz oturmuş, “Çingene Güzeli” (1968) filmini izlemiştik. Hatta o yıllarda, tiyatrolar dahi sinema gibi çalışıyordu, her akşam gösterileri vardı.

 

—1971 yılından bu yana her izlediğiniz filmle ilgili not tutuyormuşsunuz.

 

Filmlerle ilgili ne bulursam en ince ayrıntısına dek okurum, künyesini bakarım. Yönetmenlerin, oyuncuların adını ezberlemeye çalışırım. Arnold Schwarzenegger’in soyadı biraz zorlasa da (gülüyor)... Sinemadaki her şey ilgimi çeker, yeri gelir, yangın söndürücünün son kullanma tarihine de bakarım, makine dairesine de... Bir gün bir baktım ki; Bilge Olgaç’ın “Kara Gün” filmi, adeta çöplüğe dönmüş odanın zemininde duruyor. Hemen müdahale ettim, bırak Bilge Olgaç’ı, “Parçala Behçet” filminin afişi dahi ayaklar altında olmamalı... Giriş kapısı şaşaalı, çıkış kapısı harabeye benzeyen sinemaları da uyarırım. Sinemaseveri, asla müşteri gibi görmeyeceksin. Dünyanın en büyük sinema sitesi imdb.com, Türkiye’ye gösterilen filmlerin vizyon tarihini benden alıyor. Bir de sinemada girdiği ad başka, DVD’ye basıldıktan sonraki adı başka ise, bunu da söylüyorum. Çünkü sinemasever, vakti zamanında seyrettiği filmi, başka bir yapım sanarak alabilir. Hem bir film, sinemada gösterildiği ismiyle hatırlanmalı...

 

—Sitenizde ünlülerle birlikte çektirdiğiniz fotoğraflar var, sayenizde herkesin simasını biliyoruz.

 

Geçenlerde oyuncuboyu.com diye bir siteden aradılar beni ve boyumu sordular. Ayakkabısız 1.83 dedim. Sanırım kafalarına göre ölçüm yapıp, meşhurların boy uzunluğunu bulacaklar.

 

—Erotik filmler gösteren sinemaların da çoğu kapandı.

 

Adamlar yakalarını kaldırarak, kapüşonlarını kafalarına geçirerek gizli gizli sinema salonlarına girerlerdi. İki film birden, üç film birden gösteren sinemalar vardı. Evde izleme imkânı çoğalınca, modası geçti, insanlar bundan da vazgeçti. İşte en son Rüya Sineması da, kabuk değiştirenler kervanına katıldı.

 

—Üç boyutlu filmler ile aranız nasıl?

 

Ben kendi adıma bu yeni nesil filmlerden pek hoşnut değilim. Üç boyutlu filmler, izleyiciyi irkiltmek için çeşitli numaralar yapıyor, çoğu kez klişelere başvuruyor. Yapımlar, otomatikman zaafa sürükleniyor. 

 

Fotoğraflar: Uğur DEMİR

 

CUMHURİYET HAFTA SONU / 21 KASIM 2009

 

 

22/11/2009

Ver Allah'ım ver

 

 

 

ALPER TURGUT

 

Ezber bozan güzel bir dilber, toplamı bir adam etmeyen kocalar ve şen şakrak bir masal... İşte, en son model “7 Kocalı Hürmüz” için aklıma ilk gelenler... Sonrası mı? Biraz kahkaha, biraz erotizm ve çokça şamata... “El-Hubb” dedikleri kayıtsız şartsız aşk arayışı, erkeklerin uçkur sevdası ve kadın argosu... Sonuçta; bildik bir öykü bu, başı belli, sonu belli... Mutlaka izleyin, asla kaçırmayın diyemem. Ama yine de sizlere tüyo verebilirim. Gerek müzik ve gerek de danslarıyla gösterinin çapını hayli büyüten ve yeterli dozda eğlence de vaat eden, kıpır kıpır bir film bu... Filmin yönetmeni Ezel Akay ise, kadın sorunlarıyla ilgilenen hiçbir filmin politikadan bağımsız olamayacağını söylüyor. Evet, Hürmüz’ün, erkek egemenliğindeki bir dünyada önyargılarımıza kafa tuttuğu aşikâr...   

                       

4. Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali’nde galası yapılan filmin hemen ardından, beğenip beğenmediğime dair kendime yönelttiğim klasik soruyu bir müddet ertelemeye karar verdim. Çünkü 2,5 milyon TL bütçeli 7 Kocalı Hürmüz’ün sosunun, aradan zaman geçtikçe ve detaylar anımsandıkça, kıvamını bulacağını fark ettim.—Dileyene şimdi buradan türlü olumsuzluklar sayabilirim. Abartılı oyunculuklardan bahseder, zorlama espriler de mevcut der, işin içinden kolaylıkla çıkabilirim. Senaryo zayıf, diyaloglar hafif... Bakın, bunun sonu gelmeyecek. Karnenin zayıflar hanesini doldurmak o denli basit ki.- Ancak -her şeye rağmen- ekip ruhunu derinden hissettiren yapımlara karşı soğuk durmak yerine, yoğun emeğin hakkını teslim etmek gerekir. Bu peşin hüküm giydirmeme hali, neme lazım bana daha bir doğruymuş gibi geliyor. Hele de bir filmin içinde zekâ pırıltıları varsa...

 

HÜRMÜZ’DEN MOR ÇATI’YA DESTEK

 

Sizce; 1800’lü yıllarda geçen masalsı bir öykü aracılığıyla, günceli yakalamak mümkün müdür? Yok, hemen ‘hayır’ demeyin. Kadın erkek ilişkileri ise mevzubahis bu hiçte zor değildir. Kadim çağlardan asri zamanlara, kim ne derse desin, bu hikâye değişmiyor. Ve 7 Kocalı Hürmüz’ün göndermeleri, şüphe götürmeyecek bir biçimde, hem dünü hem de bugünü kapsıyor. Bu yüzden her dem kanlı, canlı ve heyecanlı... Kendimize yakın hissediyoruz ve müstehzi bir gülümseme dudaklarımızın kenarına ilişiveriyor. Ve en güzel haber; filmin kostümleri, bir internet sitesinde satışa sunulacak ve elde edilen gelir, Mor Çatı Kadın Sığınma Evi’ne gönderilecek.

    

Tamı tamına 43 yıldır eskimeyen (Sadık Şendil, gerçek bir öyküden damıtmıştır) ve sürekli kendini gündemde tutan bu kadın... Nurgül Yeşilçay, Hürmüz’e hiç kuşkusuz daha cilveli ve seksi bir hava katmış. Meşhur Hürmüz’ümüze sinemada can veren Suna Pekuysal ve Türkan Şoray ile onu sahneye taşıyan Ayten Gökçer’den sonra Yeşilçay’ın da sınıfını geçenlerden olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Avrupa Yakası ile komediye yatkınlığı onaylanan Gülse Birsel ise resmen döktürmüş. Haluk Bilginer, Erkan Can, Memet Ali Alabora, Sarp Apak, Cengiz Küçükayvaz, Öner Erkan, Cem Karakaya, Müjdat Gezen, Erol Günaydın, Zihni Göktay, Halit Akçatepe, Betül Arım, Pınar Çağlar Gençtürk… (Vokaliz ve Shaman ‘danslar’ da filme renk katmış) O kadar çoklar ki; say say bitmez. Gerçekten rüya gibi bir kadro... Üstelik şarkılar söylemişler, eh fena da değil. Finaldeki “Ver Allah’ım ver” şarkısını ise Şevval Sam seslendirmiş. Senaryo Gürsel Korat’a ait. Filmin görüntü yönetmeni ise Haik Kirakosyan…

 

BİR EZOP, ŞEKERLEMESİ

 

Galanın ardından yönetmen Ezel Akay (O, kendine ‘anlatıcı Ezop’ diyor) ile buluşuyoruz. Ona, bugüne dek çektiği filmlerin hangisinin içine daha çok sindiğini soruyorum, yanıtı hazır; “Neredesin Firuze” ve 7 Kocalı Hürmüz, benim şekerlemelerim, “Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü?” ise ana yemeğimdir.

 

Filmdeki tüm erkeklerin kötü gösterilme sebebini (bu benim varsayımım) ise şöyle cevaplıyor; “Onlar kötü değiller, sadece sevimli ve kusurlular. Hürmüz’ün yedi kocası var ama yedisini toplasanız bir adam etmiyorlar. Hürmüz, yalnızca seçmek istiyor. Zaten binlerce yıldır, erkekler kadınları seçiyor. Ya tersi olsaydı. İşte bizim üstünde durduğumuz nokta, tam olarak budur.”

 

Peki, diyorum; Hürmüz’ün sinemaya üçüncü kez uyarlanması bir handikap değil midir? Ezel Akay, Sherlock Holmes’un 272 kez filme dönüştürüldüğünü belirtiyor; “Hem riskli hem de çok zevkli... Hangi yönetmen, şu filmi ah bir de ben çekseydim dememiştir ki...”

 

Ezel Akay, kendi filmlerinde politikanın her zaman var olacağını, politik film ile siyasi yapımların ise asla karıştırılmaması gerektiğini ısrarla vurguluyor. 7 Kocalı Hürmüz’ün önemine de değinen Akay, öykünün, o güne dek cesaret edilememiş ve saçma bulunma ihtimali de hayli yüksek olan bir konuyu işleyerek, öncülük görevini üstlendiğini söylüyor.   

 

Ezel Akay, doğaçlamaya izin veren bir yönetmen ve oyuncularının performansından da gayet memnun... İçlerinden bir kaçının rollerinin hakkını ziyadesiyle verdiği konusunda ise hemfikiriz.

 

Gerçekçiliği ideolojik bir hastalık olarak görüyor, belki de bu yüzden Ezel Akay, yani nam-ı diğer Ezop, sırtladığı görevin adına masal anlatıcılığı diyor. O, filmlerini izleyelim ve hep birlikte eğlenelim ve gülelim istiyor.

 

Son söz; müzikallerin hazmı zordur, seyirciyi ya doyurur, ya da aç bırakır. Türü sevenler gerekli mesajı almıştır sanırım.

 

CUMHURİYET HAFTA SONU / 21 KASIM 2009

15/11/2009

Nuh'un 'kapitalist' gemisi


 

 

ALPER TURGUT

 

2012, batıl itikatları kuşananlar ve tüm aklı evveller için malumunuz şaibeli bir tarih... Maya takviminin sonlanmasından, Marduk’un yerküremize dadanmasına dek birçok kıyamet senaryosunu bünyesinde barındıran bu yakın gelecek komplosu, “2012” filmiyle daha da pespaye bir hal alıyor. Güneş tetikliyor, dünya tepetaklak oluyor ve bir avuç emperyalist ve kapitalist, insanoğlunun geleceği için kurtuluveriyor. Bu ne mene bir Nuh Gemisi konseptidir, Everest Tepesi’ne dek mazlumları silip süpüren azgın dalgalar, dileriz onları da yutar. Sırf emperyalistler kurtulacağına, tüm insanlığın kökü kurusun, bilmem bana katılır mısınız? “Bornova Bornova” ise, 12 Eylül 1980 kıyametinin ardından yaşanan apolitik süreçte savrulan anne ve babalar ile onların lümpenliğe meyleden yavrularını anlatmayı deneyen, eksik gedik ama takdir edilesi bir seyirlik. Mutlaka izlenmeli...  

 

2012, İsrafil, sur borusuna üfler ve olaylar gelişir, minvalinde bir film de değil... ABD şakşakçısı ve kutsal aile savunucusu Alman yönetmen Roland Emmerich’in elinden çıkma, kısaca görsel efektleri hoş, gerisi boş bir yapım. “Evrenin Askerleri”, “Yıldız Geçidi”, “Kurtuluş Günü”, “Yarından Sonra”, “Godzilla”, “Vatansever”, “M.Ö. 10.000” gibi çoğu yakma ve yıkma temalı filmler çeken Emmerich, belki gazetelerde okudunuz; bugüne dek sadece Kabe’yi (haliyle korkusundan) yerle bir edemedi. 2012’nin başrollerinde John Cusack, Chiwetel Ejiofor, Amanda Peet, Oliver Platt, Thandie Newton, Danny Glover ve Woody Harrelson var. Evet, görsel cazibesi nedeniyle bu film, sinemada izlenir ancak size karşılığını tam olarak verir mi? İşte orası tartışılır.

 

2012’ye şunun şurasında ne kaldı, kitaplar yazalım, filmler çekelim. Afete beş kala cebimizi ve kasamızı tıka basa dolduralım. Doğaya saygı duymak yerine, paraya tapınılan asri zamanlarda, uğursuz mangırların tufandan kurtuluş biletine dönüşeceğini biz nereden bilelim. Bir milyar avroyu denkleştirdin mi (kişi başı), kıyamet sonrasında bile yaşamak mümkün. Evet, hak edenlere ikinci bir şans daha tanıyor 2012, geri kalanlar ise zaten ayak bağından öte değil. 21 Aralık 2012 günü gelip çattığında, Asya’nın doruklarında inşa edilen dev gemiler de harekete hazırdır artık. Aman ne yaratıcı bir senaryo, yine de uzaylıların gelip, biz vahşileri kurtarmasından iyidir. 21 Aralık’ta ne mi olur? Güney Kutbu, Amerika’ya yaklaşır, kentler denize kayar, yeni volkanlar türer, yerküreyi oyuncak bir beşik gibi sallayan depremler meydana gelir ve devamında dev dalgalar, bunca kıyımı örter, kanı temizler. Ama bununla birlikte ABD başkanının dirayet ve haysiyet ile perçinlediği şovunu izlemeliyiz. Papa ve İtalya başbakanı da kurtulmayı seçmezler, yanlarında bilcümle Katolik, ölümü dua ederek beklerler. İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth ise ilerleyen yaşına rağmen bir kısım lord ve leydisini yanına alıp, kurtuluşu tercih eder.  

 

Yazar Jackson Curtis, bir roman yazayım derken ailesinden kopar ve Limuzin şoförlüğü yaparak geçimini sağlar. Patronu zengin bir Rus’tur, 2012’nin mutlu azınlığı olabilmek adına, kendisine ve ikiz oğullarına bilet almıştır. Evlatlarına adeta tapan Jackson, eski eşi Kate’yi de hala delicesine sevmektedir. Jackson, evlatlarıyla kamp yapmak için gittiği kırlık alanda (Yellowstone Parkı), radyosunda kıyamete dair haberler veren hafif çatlak Charlie Frost ile tanışır. Charlie, Jackson’a tufan gemilerinin haritasından bahseder. Adamımız gülüp geçer ama yaşanan öncü sarsıntılar, büyük felaketin habercisi gibidir. Emperyalist devletler, Nuh’un Gemisi projesini, halklarından (aşırı zenginler dışında) gizleyerek yürütürler. Kitlesel bir isteriye sebebiyet vermemek için projenin başına, ABD Başkanı Thomas Wilson geçer. Hayvanlardan bir çift ve Picasso’nun, Da Vinci’nin tabloları gibi nadide eserler de gemilere yüklenecektir.

 

Ve mahşer günü, Jackson’a, ailesini yeniden kurması için harekete geçmesini öğütler. Ancak kurabilmek için öncelikle kurtarabilmek gerekir. Sıradan bir adam, bıçak kemiğe dayanınca sıra dışı bir kahramana dönüşür. Zaten hep öyle değil midir?

 

BORNOVA BORNOVA

 

Genç Yönetmen İnan Temelkuran, yurtdışındaki göçmen öykülerinden demlediği erkeklere dair “Made in Europa”nın ardından daha iyi kotarılmış bir film ile yeniden karşımızda... Altın Portakal’dan beş ödül ile dönen Bornova Bornova, haftanın en eli yüzü düzgün yapımı... Filmin görüntü yönetmenliğini Enrique Santiago Silguero üstlendi. Hemen herkesin iyi oynadığı Bornova Bornova’da, şu isimler göze çarpıyor; Kadir Çermik, Öner Erkan, Damla Sönmez, Erkan Bektaş, Öner Ateş, Selen Uçer, Gonca Vuslateri.

Çıkışsızlık, statü sahibi olmak, sınıf atlamak, toplumsal çürüme, ruh halinin dibe vurması, “bize de hiç şans tanınmıyor” diye söylenmek, arabeske dümen kırmak, yozlaşmak... Bornova Bornova, darbenin bize bulaştırdığı yaman belaları, birkaç mekân ve genç bir bakış açısı kullanarak, bol bol çene çalıp, ağız dolusu küfrederek beyazperdeye taşıyor. Kurgusuyla biraz oynansa, tekrara düşen diyaloglar da azıcık kırpılsaymış, ne de iyi olurmuş. Neyse...

 

Mahalle bakkalının önünde bekleşenlerin hikâyesidir bu... Psikopat Salih ve mülayim Hakan, sıkı dostturlar. Sakatlık yüzünden futbol kariyeri sonlanan Hakan, askerden yeni dönmüş ve güzel liseli Özlem’e abayı yakmıştır. Şansının dönmesi için dört gözle taksici olmayı bekler. Uyuşturucu satıcısı Salih, Hakan’a hayata dair kendince öğütler verir. Sonra aralarına erotik fanteziler yazarak yaşamını idame ettiren felsefe doktora öğrencisi Murat da katılır. Sonra Salih, fantezi ve gerçekle karışık bir öykü anlatır, dördünün da dünyası kararır.

 

Cumhuriyet Hafta Sonu / 14 Kasım 2009

8/11/2009

“Son yıllarda gaddarlaştı hayat”

Uguryucel (20)


30 yıllık meyhanesinin kapısında bekleşen kameralardan sıkılan, üstüne üstlük yalan haberlerle de boğuşmak zorunda kalan
Uğur Yücel, hayatın son yıllarda giderek gaddarlaştığını söylüyor. Ancak Yücel, hiçbir şekilde umutsuz değil. O, ülkenin aydınlama sürecinden geçtiğine inanıyor ve ekliyor; “Yakın bir gelecekte, dünyayla ve kendi yurttaşıyla hırlaşmayan bir Türkiye’yi göreceğiz.”

 

ALPER TURGUT

 

Uğur Yücel, adeta bir fenomen... Zirve, hep onundu. Hangi filme ve TV dizisine el attıysa alıp götürdü. Hatta oyunculuk ve yönetmenlik de onu kesmedi. Yeri geldi senaryo yazdı, müzikle de haşır neşir oldu. Magazin basınının hedef tahtası olacak hiçbir icraatta bulunmasa da yine de kurban edilmek istendi. Hem oynayıp hem de yönettiği yeni filmi Ejder Kapanı, ocak ayında vizyona girecek. Şimdilerde Canım Ailem dizisini yeniden rayına oturtmakla meşgul... Sinemadan dizilere, özel hayatın işgalinden ülkenin geleceğine dek, biz sorduk, Uğur Yücel yanıtladı.

 

— “Ejder Kapanı"nın çekim sürecini kısaca anlatır mısınız? Ocak ayında biz sinemaseverleri neler bekliyor?

 

Çok yoğun ve yorucu bir çekimdi. İyi sonuç almışız. Bu film iş yapsın istiyorum. Öyle de gözüküyor. Diziden çıkıp filme girdim. Kilo aldım. Çok koştum, atlayıp zıpladım. Ama film dediğiniz çekimden sonra da masa başında devam ediyor. Montajdayız ve Ocak başına kadar post prodüksiyonu sürecek. Sinemaseverlerin filmden tatmin olarak çıkması için çabalıyoruz.

 

— Ejder Kapanı, bir polisiye... Ve beyazperdeye dair belki de kotarılması en zor tür... Sonraki filmlerinizde yine polisiyeye mi devam edeceksiniz?

 

Polisiye yapmayı seviyorum. Bu film iyi bir sonuç verirse devam ederiz. Ama önümüzdeki yıl sırada bir komedi ve bir trajedi var.

 

— "Canım Ailem" dizisi yavaş yavaş tıkanıyor gibi, yeni bir soluk ve atılım düşünülüyor mu?

 

Aslında senaryo grubu, konu ve çeşit bolluğu içinde... Ve tabi ki önemli olan hikâyelerin doğru bir yönde gitmesi... Gerçeği söylemek gerekirse, bu yılın başlangıcında ekip olarak eski formumuzdan uzaktık. Ama yeni bölümler yine eski iştahında geliyor. Havamızı tekrar buluyoruz.

 

— Siz senaryo da yazıyorsunuz ve bu denli gerçekçi karakterleri nasıl yaratıyorsunuz?

 

Oyunculukla değil hayatla daha ilgiliyim. Nasıl oynadığımı asla düşünmem. Karakterin o anda nasıl davranması gerektiğini düşünürüm. Oynadığınız karakter hakkında çok donanımlı ve hemen derisine girecek bir ilişki kurmak lazım. Karakteriniz hayata karışacak denli sahici olmalı.

 

— Oynamak, senaryo yazmak ve yönetmek... Uğur Yücel açısından hangisi daha zorlu ya da hangisi daha keyifli?

 

Yazmak ve yönetmek amansız bir yol. Ama çok zevkli... Oralarda daha iyi hissediyorum kendimi. Oynamak da eğlenceli... Hele lokum gibi bir ekiple çalışıyorsanız…

 

— Hem yönetmen hem de oyuncu olarak çalışmaktan keyif aldığınız meslektaşlarınız kimler?

 

Hem oynadığım hem de yönettiğim işlerde sevdiğim insanlarla çalışıyorum. Kişilik benim için yetenekten daha önemli.

 

— Özel hayatların işgali, sırf pervasızlığı uç noktaya taşıyan magazinciler üzerinden yorumlanabilir mi? 

 

Ben ortalarda olmayı sevmeyen biriyim. Sadece yılda iki üç akşam onlara yakın yerlere çıkıyorum. Ama 30 yıllık meyhanemin kapısında da kameralar oluyor artık. İstanbul’da kaybolabileceğimiz bir kaç yer vardı. Oraları da bitirdiler.  

 

— Gazeteyi açtınız ve kendinizle ilgili asılsız ve yalan bir haber ile karşılaştınız. “La havle” çekip tepkisiz mi kalırsınız, üzülür müsünüz veya kızar mısınız?

 

Benim için üzülenleri düşünüyorum hemen. Annem babam sağken benden hep iyi haberler beklediler. Öyle de oldu. Ama son yıllarda çok gaddarlaştı hayat.

 

— Ekran karşısında görmediğimiz Uğur Yücel, kendisini nasıl tarif eder?

 

Aşağı yukarı artık beni herkes tanıyor. Kendimi tarifleyecek yaşı da geçtim. Göründüğümden başka biri değilim. Kendisiyle ruhsal dertleri olan biri değilim. Yaptığım işle ilgili dertlerim var.

 

— Çok "kapalı" ve özenli bir hayatınız olduğunu biliyoruz, bu Uğur Yücel'in kendisine ait bir dünya yaratma isteği mi yoksa özel hayatının yıpratılacağı endişesi mi?

 

Özel hayatım, kimseyi ilgilendirmeyecek kadar başka. Aslında bir yazar gibi yaşıyorum. Sanatçı dostlarım pek yok. Arkadaşlarım, meslektaşlarım var. Çok yakın olduklarım ise çoğunlukla başka insanlar. Mühendis. Müzisyen. Denizci.

 

— Müzik ile ilişkiniz son zamanlarda ne boyutta? Müziğe dair projeleriniz var mı?

 

Dinlemeye devam. Ama burnumu Ejder Kapanı’ nın müzik işlerine de soktum. İlginç bir sürece giriyor. Biraz daha netleşsin görüntü, sonucunda üzerinde konuşulacak bir yenilik olabilir. Ejder Kapanı çok konuşulacak galiba.

 

— Sizin gibi aydın bir sinemacı, yobazların arttığı ve yozluğun çoğaldığı günümüz Türkiye’si hakkında ne düşünüyor?

 

Türkiye aydınlanma sürecinde. Bu süreçler yer altını temizler. Bütün illegal olanlar su yüzüne çıkar. Herkes çıksın, giydiğini, düşündüğünü, inancını ortaya koysun. Türkiye bir dünya devleti... Hem de uzun zamandır. İstenildiği kadar karşı durulsun, demokrasi isteyenlerin önüne geçilemez. Şimdi barış ve demokrasi zamanı... Hem iç barış, hem dış barış halledilsin. Toplum başkalarına saygılı ve iç huzurlu olsun. Ülke ekonomisi nerelere gelecek bakın. Dünyayla ve kendi yurttaşıyla hırlaşmayan bir Türkiye’yi hem de yakın bir gelecekte göreceğimize inanıyorum.

 

— Dönem dönem üzerinize çok gelindiğinde Türkiye'den gitme isteği duyuyor musunuz?

 

Hayır. Arada şaka yapıyorum ama burada benim gönlüm, müziğim, ruhum yatıyor. Memleketime bağlıyım. Başka bir yerde de iki kulübem olursa hiç fena olmaz. İstanbul’dan, Antakya’ya dünyanın en güzel limanları, rüzgârları var burada. Bir yelken sevdalısı için ayrı bir cennet. Hele Kuzey Ege rüzgârlarına verdiniz mi başınızı, bütün dertleri zevk edinirsiniz…

 

Cumhuriyet Pazar Dergi / 08 Kasım 2009

Google