29 01 2011

Her şey çirkinleşiyordu, güzel bile

    ALPER TURGUT   “Biutiful”, can yakan ve can alan sisteme, olanca ateşi ve gerçeğin pervasız diliyle sitem eden, ardı ardına yenilen yumruklar kadar etkili, başkalarına dair acıların peşinden sürükleyecek denli, istekli bir film. Yürek burkan sessiz bir öfke bu, üstelik tüm çığlıklara karşın dalga sesi kadar yalın… İstanbul, Ankara ve İzmir’de 20 kopyayla gösterime giren Biutiful’u sakın kaçırmayın.   “Paramparça Aşklar Köpekler”, “21 Gram”, “Babil”… Kesişmeler ve sert gerçekler üzerine şiir gibi filmler çeken Alejandro González Iñárritu, dördüncü filmi Biutiful’da yozlaşan, faşistleşen ve elbette zenginleşen Avrupa’ya, göçmen sorunu üzerinden deyim yerindeyse giydiriyor. Biutiful, onun en politik ve dramatik filmi, kesinlikle. Bunun adı başyapıt. Dünyamız ve öteki âlem arasında mekik dokuyan, incelikli ve derinlikli senaryo, Iñárritu ile Armando Bo ve Nicholas Giacobone’ye ait. Iñárritu’nun, sıkı dostları, ünlü ve yetenekli ikili Alfonso Cuaron ve Guillermo del Toro da, filme destek atıyorlar. Görüntü yönetmeni Rodrigo Prieto, müthiş bir iş çıkartıyor. Gelelim oyuncu kadrosuna, öncelikle başroldeki Javier Bardem, resmen karakteri Uxbal’a dönüşüyor. Bıçak sırtı bir rol ve kalburüstü bir aktör, hayli yakışmışlar. Ancak beni asıl şaşırtan Maricel Álvarez oldu. Uxbal’ın eski karısı, yarı deli Marambra rolündeki, Álvarez, ilk oyunculuk deneyiminde adeta büyülüyor. Bu kadın, hem çirkin, hem seksi, tam bir kabiliyet abidesi, gerçekten harika... Unutmadan, Biutiful, en iyi aktör ve yabancı dalda ... Devamı

22 01 2011

Gerçek bir ‘Günah Keçisi’

      ALPER TURGUT   “Günah Keçisi”, Türkiye ölçeğinde “porno fenomeni” Şahin K., absürt Tecavüzcü Coşkun (Göğen) ve Yeşilçam’ın ilaçlı içecek uzmanı Nuri Alço’yu bir araya getiren (Sevtap Parman ve Ali Desidero da var) cinsel içerikli bir komedi denemesi, kısaca. Aslında müthiş bir potansiyeli olan bu girişimin, kaba güldürü ve salt gişe tercihi nedeniyle yer yer komik ve hayli vasat bir filme dönüştüğünü belirtelim.   Filmin senaryosu Alper Erze’ye, yönetmenlik koltuğu ise Cenk Özakıncı’ya ait. “Hibnos”, “Pipidis” gibi ucuz imalarla ve bol kepçe kötü esprilerle süslü 100 kopyalı Günah Keçisi’nin, önyargılardan dolayı, adıyla birebir örtüştüğünü düşünüyorum. Bazı salon sahipleri, filmi göstermek istemiyormuş, muhafazakâr ve din odaklı basın, Günah Keçisi’ne dair reklam, eleştiri ve haberleri kullanmamayı uygun bulmuş. Denizlerden gelen adam olarak bilinen, efsanevi seks filmleri oyuncusu ve yönetmeni Şahin K., Recep İvedik’in erotik versiyonuna çevrilmeseydi keşke, çünkü bu eleman, diğerinden daha komik, çok daha komik. Üstelik “Genç, yaşlı fark etmez, Şahin K. affetmez”, değil mi?   “Kutsal Damacana: Dracoola”yı, bana kalsa, kötü filmler listesine bile almazdım. Hatta görmezden gelmek, herkesin yararına olurdu, belki de… Çünkü bu yapımın sinemayla, bir filmi oluşturan temel parçacıklarla, seyir zevkiyle filan uzaktan yakından alakası yok. Her yıl salt gişe odaklı pek çok kötü film gösterime giriyor, hakkını verelim, arada “... Devamı

14 01 2011

Aşk filmleri haftası gibi

    ALPER TURGUT   “Benim Adım Aşk”, “Aşk Sarhoşu”, “Tehlikeli Aşk”… İlki iyi, ikincisi orta halli, sonuncusu feci… Aşk adlı ve içerikli yapımların arasına sızan, değişim ve dönüşüme dair (elbette, kötüyü iyiye çeviren de aşktır) güzel animasyon “Megazeka” ile cadı-şeytan-veba üçgeni üzerinden Hıristiyanlık propagandası yapan ve B tipi filmlere de göz kırpan, hayli ucuz “Cadılar Zamanı”nı unutmayalım. Benim Adım Aşk ve Megazeka’yı gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim, Aşk Sarhoşu’nu hararetle önermesem de seyredilebilir nitelikte olduğunu söyleyebilirim, Cadılar Zamanı ve Tehlikeli Aşk’ı ise direkt unutun derim.       Benim Adım Aşk (I Am Love), mağrur, kibirli ve sıkıcı İtalyan burjuvazisini, aş ve aşk ile sınayan, filmin düşük viteste ilerleyen tekdüze yapısını, sert ve şok bir finalle süsleyen, Oscar’lı aktris Tilda Swinton’un da müthiş performansıyla seyir zevkini katlayan iyi bir film, özetle. Yönetmen Luca Guadagnino, gündelik hayatları dingin, içlerindeki fırtına doludizgin olan bu zengin tiplerin karşısına görece yoksul, yakışıklı ve yaratıcı bir aşçıyı çıkartarak, Milanolu burjuva ailesini temelinden sarsmayı deniyor. Evin hanımı Rus kökenli Emma, oğlunun yakın arkadaşı genç aşçı Antonio’ya abayı yakmıştır, evin kızı da lezbiyen olduğunu ilan etmiştir. Muhafazakâr yapı, evin kadınları tarafından dağıtılmak üzeredir ve şimdi sıra seçimlerdedir. Tam tekmil sanat, evet, bu filmin başkaca bir adı yok.       “Zafer”, “İhtiras Rüzgârları”, “Son Samuray”, “Kanlı Elmas” ve “Kuşatma” filmleriyle t... Devamı

25 12 2010

Banka varsa, soygun da vardır

    ALPER TURGUT   Bu hafta üç yabancı film vizyona giriyor; “Hırsızlar Şehri” (The Town), “Karmakarışık” (Tangled) ve “Zor Baba 3” (Little Fockers)… Kuşkusuz en iyisi Hırsızlar Şehri ancak diğer ikisi de keyifli vakit geçirmek için birebir. Keşke üçünün senaryosunu iç içe geçirebilseydik, misal Zor Baba’nın CIA eskisi, kontrol manyağı kayınpederi Jack Byrnes (Robert De Niro), damadı başhemşire Gaylord ‘Greg’ Focker’ı yanına alıp, Hırsızlar Şehri’nde arsız soyguncular tarafından kaçırılan saf güzel Rapunzel’i kurtarmaya çalışsaydı, daha eğlenceli olmaz mıydı?   Konuyu daha da fazla dağıtmadan; Hırsızlar Şehri’ne geçelim. Boston’da her yıl 300’den fazla banka soygunu gerçekleştiriliyormuş. Boston’a bağlı İrlandalıların hâkimiyetindeki “Charlestown” mahallesi ise Amerika Birleşik Devletleri’nin baş belasıymış. Çünkü en çok banka ve silahlı araba soyguncusu orada yetişmiş. Bu arkadaşlar, banka soymayı meslek bellemişler, elbette tartışılır en büyük soyguncu banka mıdır, yoksa kolay yoldan ve doğal olarak canını hiçe sayıp zengin olmayı düşleyen hırsızlar mı? Benim yanıtım bankadır, resmi sıfat ile gerçekleşmesi, soygunu meşru kılmaz. Neyse…   Şimdi anti-kahramanımız Doug MacCray (Ben Affleck), buz hokeyi oyuncusuydu, yani kendini kurtarmak için bir şansı vardı, olmadı. Babası, cezaevindeydi, çevresinde de hırsız dostları vardı. Doug da zekâsını, soyguncu çetenin elebaşı konumuna yükselmek için kullandı. Onun, biricik arkadaşı ise çetenin delifişeği, psikopat bir tip olan Jem (Jeremy Renner) idi. Maskeli soyguncular, son işlerinde bankanın şeflerinden güzel Claire Keesey... Devamı

17 12 2010

Çakallar ve Karanlık

      ALPER TURGUT   Bu hafta tam dokuz film gösterime giriyor, beşi yerli, dördü de yabancı… Ancak bunca film arasından seçim yapmakta zorlanacağınızı düşünüyorsanız, aldanırsınız. Çünkü bir ikisi hariç dişe dokunan bir yapım yok. Geçtiğimiz günlerde Altın Küre adayları açıklandı, belli ki, 2011’in ilk aylarında iyi ve güzel filmler karşımıza çıkacak, şimdilik yapacağımız şey, ya olanlarla idare etmek ya da sinema yerine şimdilik başka meşgaleler bulmak.   “Çakal” ve “Çakallarla Dans” ile başlayalım. Antalya “Altın Portakal” Film Festivali’nde izlediğimiz Çakal, her ne kadar Antalya’da yarıştığı filmler arısında öne çıkamasa da haftanın en iyi filmi olduğu kesin. Uzakdoğu’dan pek ünlü “Acı Tatlı Hayat” filmiyle gözle görünür bir yakınlığı olan Çakal, karikatürize karakterleriyle bir tür şiddet parodisi, özetle. Başroldeki İsmail Hacıoğlu’nun performansı iyi, ancak müthiş oynadığını söylemek mümkün değil. Neredeyse kadınsız bir film olan Çakal’da, sadece yetenekli genç oyunculardan Damla Sönmez’in kısa bir rolü var. (Bir de bu yılın en kötü çekilmiş sevişme sahnelerinden birinde adını bilmediğim bir kadın oyuncu yer alıyor) Usta aktörler Erkan Can ve Uğur Polat ise kusura bakmasınlar, hayatlarının belki de en kötü işini çıkartmışlar. Çakal ile gerçekten bir ilk filme göre hayli iyi çıkış yakalayan yönetmen Erhan Kozan’ın acemiliği, oyuncu yönetiminin aksamasına, Polat ve Can’ın resmen “kafalarına göre takılıyorlar”, bildiğin oynamıyor, eğleniyorlar. Bir de Erkan Can’a artık mü... Devamı